KURALSIZLAR CEMİYETİ – GİZLİ BİLGİLER

“Sağdaki rafları da ara!” dedi Ahmet. Gırtlağının üzerine denk gelen ve bütün vücudunu kaplayan nikel kaplama kostümünün altında kalan ses dönüştürücü, doğal sesini daha anlaşılmaz ve metalik yaparak kimliğinin anlaşılmasını zorlaştırıyordu.

“Ohooo! Hacı dayı böyle tek tek arayacaz mı biz ya? Sen ne sormaya ayıp buradasın?”

“Elektronik kaynakları taramam bitmek üzere zaten ben de yardım edeceğim.” diye cevapladı Ahmet. Metalik kostümünün bilek kısmından uzanan dört ayrı kablo ile odanın diğer ucundaki bilgisayarlara çoktan bağlanmıştı. Önündeki ana bilgisayardan kullanıcı şifrelerini kırması an meselesiydi.

“Daha zor bir kod yazsalarmış bari.” diye düşündü. Aniden Murat’a dönerek, bembeyaz mat bir renkte boyanmış metalden yapılma maskesinin ardından seslendi:

“Tamam dosyalar indiriliyor! Son birkaç dakikamız kaldı.”

“İyi iyi! Olum valla burada bişi yok ya. Aramıcam hacı! hem bu adamlar salak mı la? Bu kadar olanak varken kitap arasına mı bilgi saklayacaklar?” dedi Murat elindeki kitapları sıkılganlıkla fırlatarak.

“Evet aynen öyle yapacaklar. Beklenilenin tam tersini araştırmanın zararı nedir ki?” dedi bir yandan da bileğindeki ekrandan indirme işlemini takip edip, izlerini silmek için gerekli kötü yazılımları yüklemeye çalışırken, Ahmet.

“La bebe dur akşam akşam kafa beyin kalmadı zaten! Ne diyo dosyalarda?”

“Belli başlı keywordleri yakalayabiliyorum.”

“Olum kafa kalmadı diyom sen dilden dile atlıyon? Türkçe gonuş!”

“Belirli anahtar kelimeleri yakalayabiliyorum abi oldu mu? Sanırım değerli bir grup taş hakkında bilgiler, piramitler, hiyeroglifler ve Akhunha-Hampa diye bir isim. Sanırım bir marka galiba, bilmiyorum…”

“O nası isim lan firman batar valla.”

“Bütün övgüler ona olsun, yüce Akhunha-Hampa… gibi garip satırlar var.”

“O ne olum öyle?”

O sırada dışarıdan, polis sesleri duyulmaya başlamıştı. Bunun iki anlamı vardı.

Bir: birileri onları ele vermişti ya da takip edilmişlerdi.

Birbirlerine baktılar. Plandan başka kimsenin haberi yoktu. Zaten bu bilgilerin varlığına tesadüfen ulaşmışlardı. Gizli bir kaynak onlara bu değerli bilgilerin varlığından bahsetmişti. Evet! Kesinlikle kaynakları onları satmıştı ve sandıklarından daha alengirli bir olay içindeydiler.

“Sana hemen güvenip atlamayalım demiştim!” dedi Ahmet.

“Bakale la! Olum ben dedim sana asıl onu kafan iyi mi? Yine dayanamayıp geldik başımıza bela aldık valla!”

İki: Başları büyük belaya girmiş bulunmaktaydılar. Şimdi yerel otoritelerle belki de daha fazlası ile uğraşmak zorundaydılar.

“Neyse bilgiler inmek üzere mecbur bir süre daha buradayız. Kapıyı tutman gerek indirme olana kadar!”

“Oh ne iyi lan! Kapıyı tut, orayı tut, şuna el at diye diye valla çektiğin yire götürüyon yine!”

“Sessiz olur musun! Kod yazıyorum!”

“Yaz hacım! Yaz gurban olduğum! Aman sana bişey olmasın da biz kimiz ki bu yolunda fedaiyiz aslanım!”

Koridordan ayak sesleri gelmeye başlamıştı. Bulundukları bina Konya’nın en yüksek binalarından birisiydi. Kırktan fazla katı olan bu iş merkezinin en üst katlarına yakın bir şirket bürosundaydılar. Büronun hemen dışında yerlerini almış olan görevliler içeriye bağırdılar. “POLİS!”

“Ya buraya girmeyecektik dayı. Bura şimdi gökdelen ya çok dikkat çekti var ya! Hayır başka bi bina olsa bu kadar çekmez biliyon mu kaçış da kolay olur.”

Ahmet, hızlı bir hareketle, bileğinden odanın diğer ucundaki bilgisayarlara uzanan bağlantı kablolarını çekerek kendine gelmelerini sağladı. Bileğindeki otomatik bir sistem onları kostüm içine doğru hızla sarmıştı bile.

“Yaklaşık son iki dakika.” dedi Ahmet.

“Olum ne inmez şey lan bu! Benim interneti getirseydik valla bak bi filmi 10 dakkada indiriyorum!” dedi Murat.

Sadece gözlerini kapatan siyah bir maskesi. Boynu ve omuzları kırmızı, geri kalan her yeri ise maskesi gibi siyah olan bir kostümü vardı. Sırtındaki çelik çubukları çekti ve kapı önünde durarak kavgaya hazır bir pozisyon aldı. Çelik çubuklar parlak ve pürüzsüz şekilde özel yapımdı.

“Korsan film indirme hikayen beni inan hiç etkilemiyor şu anda!”

Kapıdan gürültülü vurma sesleri yükselmeye başlamıştı. Polisler koçbaşı kullanıyordu belli ki kapıyı açmak için.

“Arabayı getiriyorum.” dedi Ahmet. Uzaktan kontrolü kullanacaktı.

“Sakın ha! Olum bak sen normal süremiyon arabayı buradan mı kontrol edicen? Valla kafanın pekmezini akıtırım ha!”

“Başka planın var mı? Alt kata kadar inmemiz lazım bir şekilde. Haydi indik diyelim sonra kasıl kaçacağız? Arabaya kadar kaç sokak tabana kuvvet mi?”

“Öfff abi ya valla çizeceksin sen onu ya! Offf! neyse koridora bi flaş sallayım mı?”

“Ne flaşı?”

“Flaş bombası ya dikkat dağıtır.” diye cevapladı Murat masumca.

Kapıya vurma sesleri devam ediyordu.

“Ne flaşı ne bombası abi? Yanında Flaş bombası mı getirdin? Nereden buldun ki?”

“Heee! Hiç öyle ya destek için getirdiydim yani. Lazım olabilir belki diye.”

“Şirketlerden gizli bilgi kaçırırken mi?”

“Yani… Ne bilim işte bişey olur atmak gerekir falan.”

Kapı her an patlayabilirdi.

“Abi nasıl bir durumda atmak gerekir? Bizim olayımız zaten gizlilik. Bilgisayar oyunu mu bu?”

“Ya işte ne bilim… Oldu da gizlilik olmadı mesela gibi… O zaman flaş atmayım mı?”

“ATMA ABİ NİYE FLAŞ ATIYOSUN YA?!”

“Heee… Sis de atmayım o zaman?”

Kapıya vuran koçbaşının gürültülü sesleri arasında, birbirlerine manasız bakakalmışlardı. Kısa süren garip bir sessizliğin ardından ofisin kapısı kırılarak açıldı. Ahmet hemen, kapının görüş açısından kaçarak siper aldı. Murat ise çok ani bir refleks ile kenara kayarak, içeriye ilk dalan polisin elindeki silaha; sonra da dizinin arkasına vurarak etkisiz hale getirdi. Hemen ardından giren polis ateş etti ancak bundan hemen önce Murat, yere eğilip kendini silahın açısından çıkararak diğer polisin de silahına hafifçe dokunabilmişti. Adam ıskalamış ve Ahmet, nişan alarak bileğindeki bir mekanizmayı ateşlemişti. Bu bir şok cihazıydı. Adam, onu vuran ve ince kablolarla Ahmet’in kostümüne bağlı olan aygıttan; kendini etkisiz hale getirecek kadar şok yemiş ve bayılmıştı. Her şey çok hızlı yaşanıyordu. Koridordan büroya doğru silahlar ateşlendi. Ahmet ve Murat siper alıp çöktüler. Ateşlenen kurşunlar kapıyı bir sünger gibi delip geçiyorlardı. Dizine darbe alan polis de vurulmamak için yere yatıp çöreklenmişti.

“Yükleme tamamlandı! Ben arabayı getiriyorum ama önce bu koridoru aşmamız lazım.” dedi Ahmet.

“Keşke böyle dikkat dağıtıcı bişeyimiz olsa demi la?”

“Nasıl yani?” Silah sesleri kesilmiş yerine dışarı çıkmalarını söyleyen uyarılar yükseliyordu.

“Ne bilim yani flaş mılaş gibi yani?”

Ahmet artık iyice sıkılmıştı.

“At abi at ! Flaş at, sis at! Patlat binayı komple psikopat!”

“Valla mı la? Olum ne patlatması putlatması bizim hemşerimiz bu adamlar da polise niye zarar veriyim hacı dayı?”

Yanlarındaki yere çökmüş polis, aralarında geçen konuşmayı şaşırmış bir yüz ifadesi ile izliyordu.

“Atıyom bak?” diye son kez onay aldı Murat.

“AT LAN!!!”


Murat ve Ahmet, Ankara’da, yetiştirme yurdunda birlikte büyümüş iki arkadaştı.

“Söz ver lan! Birbirimizi bulacağız hep destek olacağız?” demişti Murat, kan kardeş olmak için; kırık bir gazoz şişesi camını yıkayıp ellerini minicik kestikten hemen sonra.

“Söz!” diye cevapladı Ahmet. Evlatlık verilmişti. Yarın kurumdan ayrılacaktı. Onu alan aile, bir çok tedaviye rağmen çocukları olmamış; varlıklı, tarım sektörüyle uğraşan bir aileydi. Gerekli evraklar sabah tamamlandığında, yeni ailesi gelip Ahmet’i alacak ve Konya’ya, yeni yuvasına götüreceklerdi.

Ellerini birleştirerek kanayan minik kesiklerin birbirleri üzerine denk gelmesine özen göstermişlerdi.

Murat, reşit olana kadar yurtta kalmış sonra sağda solda; tanıdıkların yanında çalışarak kendi geçimini sağlamaya çalışmıştı. Arabalar en büyük hobisiydi. Zaten sanayide çalışarak yıllar içinde bilgilerini katlamış, kendine çeşitli modifiye araçlar yapmıştı. En sevdiği araçtan dolayı lakabı, Hacı Murat olarak üzerine yapışmıştı. Liseyi he rne kadar okumaya çalışsa da zorlu hayat koşulları yüzünden bitirememişti.

Ahmet ise, yeni ailesi tarafından özel okullara gönderilmiş en iyi eğitimleri alması sağlanmıştı. Üniversitede Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ni kazanmış ve orada makine mühendisliği okumuştu. İkili, yıllar sonra Ankara’da birbirini bulmuş ve birlikte ortak işler yapmaya başlamışlardı. Yeteneklerini kullanarak hedef şirketlerden bilgilere ulaşıp, sektördeki  diğer şirketlere satıyorlardı. Gizli bir kaynaktan aldıkları bilgiler onları bu işe yönlendirmişti. Şu aşamada bunun bir tuzak olduğunu anlamak için dahi olmak gerekmiyordu.

Ahmet, kendi yapımı olan, yakın mesafeden olmasa da bir dereceye kadar kurşun geçirmez, nikel kaplama, tüm vücudunu saran metal bir kostüm giymekteydi. Bu kostümün aynı zamanda bir sinyal kesici olmasının yanı sıra üzerinde çeşitli yerlerde, ona lazım olabilecek; uzatma kabloları, şok tabancaları, mobil wi fi vericileri gibi cihazlar da eklenmişti. Kaskı ile gece görüşüne geçebilir. Göz hareketleri ile internete bağlanıp çeşitli fonksiyonları yerine getirebilirdi; bu teknolojiyi bedensel engellilere yardım etme amaçlı geliştirmişti.

Murat ise iyi bir dövüşçüydü. Yıllar içinde geliştirdiği ikinci hobisi savunma sanatlarıydı. Kick-box, tekvando gibi sporlarda siyah kuşağı vardı. Çeşitli müsabakalara da katılmış, ancak ring dışı katıldığı bir kavga sonucunda gelen şikayetlerle lisansı elinden alınmıştı.


Tüm koridoru saran ani flaş çakmasının yarattığı şaşkınlıkla hızla koridora fırladılar. Murat, görüşü yerine gelmeye başlayanlar ile boğuşarak yolu açıyordu. Ahmet ise, onu takip ederken bileğindeki ekrandan araçlarını uzaktan kumanda ile kendilerine yakın bir pozisyona getirmeye çalışmaktaydı. Görevliler kendine gelmeden koridordan çıkmışlar ilk engeli aşmışlardı. Hızla, merdivenlerden aşağıya doğru koşmaya başladılar.

“Olum böyle olmaz kırk küsür kat aşaya mı incez? Nefesim kesildi valla biz inene kadar Siyayey bile gelir basar binayı?” dedi nefes nefese kalmış olan Murat. Henüz sadece yedi kat inebilmişlerdi ve az önce sersemlettikleri polisler arkalarından hızla inmekteydiler.

“Siyayey mi?”

“Heee… CIA diye yazılıyo ya… Lanet federaller işte olum!”

Ahmet konuyu kapattı. Soluk soluğa koşarlarken devam etti.

“B planı: Sinyalleri kesiyorum. Asansörden ineceğiz. Üst limitim elli metre. Asansör yaklaşırsa da Elektromanyetik atım yaparım şansımız varsa durur.”

“Valla gurban oluyum ne yapıyosan yap nefesim kesildi pampa!”

Ahmet, sol göğsünün üzerindeki düğmeye bastı.

“Bu telsiz sinyallerini kesecek. Asansöre girerken görseler bile haber veremezler dışarıya. En azından elli metre bize kaçış vakti kazandıracak.”

Merdivenlerden çıkarak önlerindeki kattaki asansör boşluğuna yöneldiler. Murat, asansör kapısını zorlanarak da olsa açtı. Ahmet ise, bileğindeki bütün kabloları çıkarıp boşluğun iç kısmındaki sağlam olduğunu düşündüğü ve boşluğunun duvarından dışarıya doğru çıkmış olan kolon çeliğine sıkı sıkıya bağladı. Murat ise aynı anda, çıkardığı neon ışık kaynağını kırarak boşluğa doğru bıraktı. Bu onlar zemine yaklaşırlarken ışık kaynakları olacaktı.

“Olum bu kablo yetecek mi!” diye bağırdı Murat.

“Yetmesi lazım! Düşünecek pek vakit yoktu!”

“Tutun hadi atlıyoruz!” dedi Murat’a. Birlikte aşağıya kendilerini bırakarak hızla inmeye başladılar.

Karanlıkta hızla aşağıya düşerlerken zemindeki neon ışık netleşmeye başlamıştı. Aniden hızla durdular.

Burada, doğanın bir çok fiziksel kanunundan en eğlencelilerinden biri olan eylemsizlik devreye girmişti. Eylemsizlik hareket halindeki maddelerin aniden durdurulsalar bile harekete devam etme istekleriydi. Lunaparkta, gondola bildiğimizde ya da parklarda salıncaklarda, ters yönde kuvvet oluşturarak midemizi gıdıklayan; bize fiziksel keyif veren şey bu doğa kanunundan başkası değildi. Ancak şu anki konumuzda bu çok da eğlenceli olmayacaktı.

Kolunda oluşan ani acıdan sonra bağıran Ahmet, acıdan gözlerini açtığında Murat, artık ona tutunmuyordu. Yaklaşık beş metre kadar aşağıda yerde yatıyordu.

“Murat! Murat!”

Cevap gelmemişti. Bilincini kaybetmiş olmalıydı. Ahmet, hissettiği keskin acıya rağmen, kablolara bağlı olmayan kolu ile uzanarak diğer kolundaki mekanizmayı serbest bıraktı ve o da arkadaşının yanına hızla ve bağırarak düştü. Ağır metalik zırhı ile yere çarpar çarpmaz oluşan ses ile Murat irkilerek, fırlayıp ayıldı:

“Noluyo lan!”

“Düştük! Kablo yetmedi.” dedi acıdan sızlayan ve düşmenin etkisiyle nefesi kesilmiş olan Ahmet, zorlukla.

“Anam… Belim çok fena. Sen ne alemdesin?”

“Kolum çıktı sanırım durmanın etkisi ile.”

“Geçmiş olsun hacım… Neyse iyi zaman kazandık. Kapıyı açıyom ben!” dedi zor da olsa kalkıp kapıya gitmeye çalışarak.

Zaten zor açılan kapı, düşmenin etkisi ile iyice güçsüz kalmış Murat’ı zorluyordu. Aniden, boşlukta yankılanan bir ses Ahmet’in dikkatini çekti.

“Murat!”

“Dur olum kapı açılmıyor çok sıkı.”

“Abi çabuk ol!”

“Oldu paşam çay kahve? Hasta mısın olum açıyoz işte ya!”

“Geliyor!”

“Biliyorum geliyorlar ama iyi vakit kazandık rahat ol!”

“ASANSÖR!” diye bağırması ile Murat’ın da yukarıya bakması bir olmuştu. “Çabuk elektro zımbırtını kur!”

“Kur mu?” diye şaşkınlıkla baktı Ahmet.

“Kur! Bas! Patlat! Bassana olum napıyosan yap!”

Çıkmış olan sağ kolunun bileğindeki ekrandan EMT cihazını açmaya çalışıyordu. Bu arada Asansör hızla aşağıya inmekteydi.

“Olmuyor abi! Düşünce sarsıldı herhalde zırhın içinde!” dedi Ahmet.

“Nası olmuyo lan!”

Basmaya devam ediyordu. Ancak hiç bir işe yaramamıştı. Asansör belirgin bir şekilde elli metreden daha yakındı. Altındaki ışıklar boşluğu gittikçe aydınlatıyorlardı. Murat hızla, yerde duran Ahmet’in üzerine koştu. Cihazlarının bulunduğu zırha yapışık bir sırt çantası gibi; daha çıkık olan sırt kısmına sert bir tekme attı.

“OLDU! OLDU ABİ!” diye heyecanla bağırdı Ahmet. Bayılmak üzereydi. Asansör durmuştu.

“Oldu tabi la! Almıyosa kasaya vuracan ya da kapatıp açacan yani!”

“Öğrendiğim bildiğim her şeyin zıttısın biliyosun değil mi?”

“Dedi, Monaco Kontu! Arkanı biz topluyoz olum ayık ol!”

Murat elini uzattı, Ahmet’i yerden kaldırdı. Birlikte zorlanarak kapıyı açtılar. Giriş katındaydılar. Plazanın girişinde bekleyen üç polis görülüyordu.

“Napacamı biliyosun! Hiç laf etme elim ayağım ağrıyo!” diye Ahmet’i uyardı Murat.

Ahmet sessiz kaldı. Murat belindeki çantadan çıkardığı sis bombasını koridora atarken gülümsüyordu, neredeyse eğlenmekteydi. Sis, hızla koridoru sararken önüne çıkanlarla boğuşarak kaçmaya başladılar. Neyse ki olay henüz büyümemiş, kapıda sadece iki devriye aracı vardı. Tahminen de bütün herkes yukarı çıkmıştı. Araçların arasından koşarak karşı yoldaki toplu iş merkezlerinin önüne park etmiş araçlarına gittiler. Hızla çalıştırdıkları Murat 131 marka araçları ile köşeyi dönerlerken arkalarından kimsenin gelmediğini fark ettiler.

“Büyük ihtimal durdurduğumuz asansör ile yukarıdakiler de iniyorlardı abi.” dedi Ahmet.

“Gökdelen işi sakat ya! Buraya girmeyecektik. Çok dikkat çekiyo bi kere bebem. Hayır başka bi bina olsa bu kadar çekmez biliyon mu kaçış da kolay olur. Hayır küçük kısa katlı bir bina olsa neyse yine…”

“Kısa katlı mı?”

“Hee kısa katlı! Aç teybi bak Namık kasedi var orada.”


“Buranın yetkilisi kim?” diye seslendi siyah paltolu adam polis memuruna. Arkasında iki kişi daha vardı. Ciddi ve konuşmadan izliyorlardı.

“Buyrun benim, Komser Hasan. Siz kimsiniz?”

Adam kimliğini çıkardı ve gösterdi. “Ankara’dan geliyoruz. Bu ikiliyi uzun zamandır takipteyiz.”

“Emniyet bize bir bilgi vermedi sizin de olacağınız hakkında.”

“Olaylar hızlı gelişti hemen atlayıp gelmemiz gerekiyordu. Çalınan bilgiler büyük önem arz ediyor.”

“Anladım. Valla yardımcı olalım buyrun merkeze gidelim bi çay kahve ikram edelim o kadar yol gelmişsiniz.” dedi komiser.

“Yok sağolun bilgi alıp gideceğiz. Eminiz değil mi bu adamların kimliğinden?” diye cevapladı adam.

“Bu kadar yolu bilgi için mi geldiniz yav?” diye güldü komiser. Karşılık alamadı. O da ciddileşip devam etti:

“Evet bunlar onlar. Siber suçlar birimimiz yukarıda ilgileniyorlar. Görgü tanığı arkadaşlarımızın ifadesine göre kendilerine saldıranlar Nikel ve Hacı Murat adıyla tanınan suçlularmış. Şirketlerden bilgiler çalarak kara borsada satıyorlar. Ufak yaralanmalar olsa da bizden kimse ciddi şekilde yaralanmadı hayatını kaybetmedi. Hatta bir polis memuru bunların suçlu olduklarına bile inanmıyor.”

“O nasıl oluyor öyle?”

“Konuşmalarına şahit olmuş. Hiç de öyle acımasız katil tipli adamlar değillermiş. Polise zarar vermek istemedikler açıkmış. Kendi hallerinde bişeyler yapan ama bu sefer sağlam kayaya çarpan iki suçlu gibi geldi bize.”

“Bu sizin kendi kişisel görüşünüz mü yoksa polis olarak profesyonel görüşünüz mü?” diye sordu gizemli adam.

Komiser şaşırmıştı. Cevapsız geçen birkaç saniyeden sonra suratındaki şaşkınlık bozulma haline dönüştü. Aşağılandığının farkındaydı ve sinirleniyordu.

“Her neyse. Takip ederken, yol kenarında bir de bunu bulduk. Parmak izi almaya çalışacağız ancak bir sonuç çıkacağını sanmıyorum. Dikkatli ve organize oldukları belli. Bu da profesyonel görüşüm!” dedi tavırla.

Uzatılan nesneyi eline alan adam garipseyerek inceledi.

“Bu nedir? Kaset mi?”

“Evet, Ankaralı Namık – Seçme şarkılar karışık kaset. Kaçarlarken bunu dışarı attıklarını düşünüyoruz.”

“Anlıyorum.” diye cevapladı adam. Üstlerine vereceği raporu düşünüyordu.

Abdullah Derin

GEEK

Leave a Reply

Nasıl Buldunuz?*

Your email address will not be published. Required fields are marked *