KURALSIZLAR CEMİYETİ – CADI TAŞI

“Üç’e kadar saydığımda ışıkları tekrar kapatacağım, anlaştık mı?”, dedi karşılarında, ışığın yanında ayakta duran babası.

Kendinden üç yaş büyük abisi ile eş zamanlı bir biçimde, “evet” anlamında başını sallayarak karşılık verdi Cenk. Nefesinin buharlaşarak, üşümüş burnunu bir saniyeliğine de olsa ısıtıp yükselişini görebiliyordu.

“Güzel! O zaman biiir!”, diye saymaya başladı babası.

Daha geçen ay on iki yaşına basmış olan Cenk, üzerine oturmuş olmasından dolayı uyuşmak üzere olan bacaklarının, beton zeminden gelen soğuğu hissizleştirmesine minnettar olabilirdi. Kasları kaskatı olmuş, her an eyleme geçmeye hazır bir şekilde; abisi ile yan yana sıralanmış beklemekteydiler. Abisinin ne yaptığını merak eden Cenk, her ne kadar ona bir bakış atmak istese de gözlerini babasından ayırmaması gerektiğini çok iyi biliyordu. Abisi ne hissediyordu acaba? Korku mu? Endişe mi? Kendisini ne hissediyordu peki? Hissettiği her ne ise -galiba-  korku değildi. Zaman içinde bunu yenebilmeyi öğrenmiş, zihnini dizginlemeyi başarabilmişti. En azından böyle umuyordu.

Hayır! Bu duvarları simsiyah boyanmış, soğuk bodrum katında hissettiği şey korkudan çok uzaktı. Bu, daha çok hazır olmaktan gelen bir dinginlik, bir huzurdu. Başarabileceğine gerçekten inanıyordu.

Bakışları babasının gözlerinde sabitleşmişken, sol tarafında, yaklaşık yirmi santimetre uzağında duran kılıcın metal dokusunu; verebileceği zararı düşünmeye başlamıştı. Kılıç, Osmanlı Devleti zamanlarında da kullanılmış olan, uç kısmı sıra dışı bir şekilde aşağıya doğru eğik olarak  dövülmüş bir “yatağan” kılıcıydı. Babası ile birlikte dövdükleri bu kılıcın kudreti onun içinde saklı potansiyelden gelmekteydi. Basit bir demir parçası, önce erimiş kızgın bir alaşıma, sonra kolay şekil alan ancak bir kere surete kavuştuğu anda kolay kolay zarar görmeyen çeliğe ve daha sonra da ustalık ile şekillenerek bir ölüm aracına dönüşmüştü.

“Hiç bir silah basit değildir, doğru ellere sahipsen, silaha sahip olmamak bile bir silahtır.” diye geçirdi aklından. Bunlar babasının öğretileriydi. Ona da babası öğretmiş ve babasına da onun babası öğretmişti. Bunun gibi bir çok cümle, teknik ve anı; zihninde sınırsız bir hızla dolaşıyor, kendilerine ihtiyaç duyulan ilk anda dışarı çıkmayı bekliyordu. Abisinin kılıcı da kendisininki gibi bir yatağan kılıcıydı ve o da yaşı geldiği zaman babası ile birlikte dövmüştü kılıcını. “Eminim, O da benim gibi kılıcını düşünüyordur.” diye geçirdi aklından. Abisine çok bağlıydı ve bu güne kadar hep onu örnek almıştı. Onun gözüne girmek, takdirini kazanmak çoğu zaman babasınınkini kazanmaktan daha önemliydi. Abisinin hep yanında olacağına emindi, çünkü kendisi de abisine hep destek olacağını, yanında olacağını biliyordu. Birbirlerinin hatalarını her zaman kapatırlar, korurlardı.

“Unutmayın zihinler temiz kalacak! İkiiiii!”

Eğitimleri çok küçükken başlamıştı. Yakın dövüş teknikleri, kılıç, hançer ve çeşitli geleneksel Türk savaş aletleri ile yıllardır sert bir eğitimden geçiyorlardı. Babaları, onları hazırlamak istiyordu. Cenk, bu hazırlığın ne zaman veya ne için olduğunu bilmese de ailesine duyduğu sadakat ve güven hissinin yardımı ile babasının ona öğrettiği her şeyi kapmış, genç yaşına rağmen kendini çok iyi bir şekilde geliştirmişti. Babaları onlara sık sık eski Türk adetlerinden ve özlü sözlerinden örnekler verir, sayısız efsaneler anlatırdı. Türkmen soyundan geliyorlardı. Atalarının ortaya çıkması ile ilgili orta asya hikayelerini hep ilgiyle dinlerlerdi. Bütün bu eğitimler, bütün bu bilgi yükü; kısaca her şey, onları son bir teste hazırlamak amacına hizmet ediyordu. Sonunda alacakları şey, bir yüzüktü. Babalarının sürekli bahsettiği, çok çok çok önemli bir taşla süslenmiş bir yüzük.

Babası onlara ilk gösterdiğinde “Bu Yada Taşıdır, iyi bakın iyi bilin!” demişti.

“Cede taşı, Seng-i Cede veyahut Cadı taşı da derler. Yüzlerce, binlerce yıl önce atalarımız göçebe şekilde dolaşır, kendilerine yurt ararlarken bir gece aniden  göğün ışıkla kaplandığını görmüşler. Çığlıklar, hezeyanlar içinde yanan alevin yeryüzüne düşüşünü çaresizlikle izleyerek, tanrıları Kayra Han’ın onlara çok kızdığına inanmışlar. Yanan alev büyük bir hızla, gürleyerek düşmüş ve etrafı sıcak, bir o kadar da sert bir rüzgar kaplamış. Ağaçlar devrilmiş, hamile kadınlar çocuk düşürmüş, sesler kesilmiş, hayvanlar sinmiş. Neden sonra bilinmez, beş yiğit cesaret gösterip tanrının mesajının indiği yere doğru yolculuğa çıkmışlar. Amaçları tanrıları Kayra Han’ı neyin kızdırdığını öğrenmek ve af dilemekmiş. Tam üç gün üç gece yol aldıktan sonra heybetli bir dağın eteklerine varmışlar. Alevin bıraktığı çukur muazzammış, Beş yiğit, çukurun başında kurban kesip af dilemişler. Daha sonra çukurun merkezine doğru inmeye karar vermişler. Merkezde, irice bir insan büyüklüğünde kapkara bir taş durmaktaymış. İlerleyen günlerde, halkın geri kalanları da geldiği zaman ulu bilgeler taşı incelemişler ve bunun bir metal olduğuna kanaat etmişler. Kayra Han’dan gelen mesaj işte o an anlaşılmış: ‘Burayı yurt edin, Bu taştan kılıçlar dövün!’. Böyle de yapmışlar. Kılıçlar dövülmüş, orası yurt edinilmiş, otağlar kurulmuş.”

Merakla dinlemeye devam etmişlerdi.

“Taşın kalan son parçaları ile de taşı bulan beş yiğide yüzükler dövülmüş. Beş yiğit, bu taşları kullanarak bolluk, bereketlik getirmişler yurtlarına; zira taşların, komşu ülkeleri bile kıskandıran mistik güçleri varmış. Kün taşına sahip yüzük havayı değiştirebilir, fırtınaları daha yurda yaklaşmadan durdurur, soğuk havaları ılıtırmış. Sarığ renkli yüzük, toprağı yeşertir bereket katarmış; düşmana depremler salar, dağların içindeki maden cevherlerini yer yüzüne çıkarırmış. Al renkli yüzük, alevleri kontrol eder; Göğ renkli yüzük suya yön verir, seller oluşturabilirmiş. Beşinci ve en faklı olanı ise Ak Yüzük’müş. Şeffaf bir kristale benzeyen bu taş, sahibinin komutu ile ışığı kontrol edebilirmiş. İstendi mi karanlık istendi mi aydınlık olurmuş. Savaşlarda düşmanları kör edermiş bu yüzük. Karanlık mağaralarda yol gösterir, gece dahi avlanmaya ve savaşmaya olanak sağlarmış. Bu taşların gücü ile Türk boyları Asya’yı yönetmiş. Oradan Anadolu’ya geçmişler elden ele ulaşarak. Selçuklular, Karamanoğulları ve son olarak Osmanlı Devleti…  Zamanla taşların bazısı kaybolmuş, yok edilmiş, efsaneleşmiş ancak onlardan doğan korku ve güç isteği hep var olmuş. Taşların bilgeliği ve büyüsü insanları hep korkuttuğundan dolayı bir topluluk kurulmuş. Beş yüzük sahibi ve onların yanına beş yoldaş… On Kadaş, yani Onlu Kardeşlik adını almışlar. İşte bu taş oğullarım, Ak taştır, Yada taşı da denir. Beş yüzükten kalan sonuncusudur. Zamanı geldiğinde biriniz sahibi biriniz de yoldaşı olacaksınız. Ancak lafımı iyi belleyin, yüzük kimde parlar ise sahibi o olur. Diğeri ise hayatı boyunca yüzüğü ve yüzük sahibini korumakla yükümlüdür. Atalarımız böyle yapmıştır, babamın babasının babası Kurtuluş Savaşı’nda böyle yapmıştır, babamın babası Kore Savaşı’nda böyle yapmıştır, babam ve gardaşı böyle yaptılar; biz amcanızla birlikte böyle yaptık ve sizden de böyle yapın isterim. Bu atalarımızdan gelen bir borçtur, sorumluluktur, görevdir. Yüzüğün gücü doğru kullandığınız takdirde muazzamdır bunu bilin, anlayın. Aynı zamanda şunu da bilin: yüzük ancak iyi niyetli olana, kendini bilene, şefkatli ve cesur olana parlayacaktır. Yine de yüzük sadece bir metal parçasıdır. O sizi değil siz onu, karakteriniz ile seçersiniz. Onu korumaya seçilmek de ona sahip olmak kadar erdemli ve yüce bir görevdir. Hazır olduğunuzda onu size tekrar sunacağım.”

“Ve Üç!”

Işıklar aniden kapanmış, odayı zifiri bir karanlık ele geçirmişti. Karanlıkta Cenk, önce kendi nefesini duymaya daha sonra da abisi Yaman’ın nefesini ve varlığını hissetmeye başlamıştı. Aniden kılıçlarını kaparak ayağa fırladılar. Babasının varlığını hissedemiyor ve bunun kötü bir şey olduğunu biliyordu. İki kardeş sırt sırta vermiş, kendi eksenleri etrafında dönerek her yönü denetlemeye çalışıyorlardı.

Cenk, babasının dediklerini hatırladı:

“Arkasız er çeriğ sıyumas oğlum. Seni kollayan ailen, kardeşin, arkadaşların, yok ise düşmanı yenemezsin. Sakın unutma!”

“Alt kısmı sen al, boyun daha kısa!” diye fısıldadı Yaman.

Tekrar etmesine gerek bile kalmadan, Cenk, gardını alçaltarak bacak kısımlarını korumaya odaklanmıştı bile. Bekleyiş ve bilinmezlik onları geriyor, dikkatlerini dağıtıyordu. Elbette bu bir tuzaktı. Psikolojik olarak çökmeleri, neyle uğraştıklarını bilmemelerinden gelen rahatsızlık yenilgiyi getirirdi. Sırf bunları düşünmek bile Cenk’in dikkatini biraz da olsa dağıtmıştı ki karanlığı yaran bir hava esintisini alnında hissederek irkildi. Bu hava esintisi, babasının kılıcı henüz ona ulaşmadan önce, tarif edilemeyecek kadar kısa bir zaman diliminde hissedilen; kılıcın havayı yararak yukarı kalkması ve saldırı pozisyonu almasının etkisiydi. Hızlı davranarak savunmasını yapmış ve babasının kılıcının, kıvılcımlar çıkartarak kendi kılıcını sıyırıp geçmesini donmuş bir vaziyette izlemekle yetinebilmişti.

“Odaklan!” diye bağırdı Yaman. Onun sesi ile silkinerek kendine gelen Cenk daha da yoğunlaşmaya çalıştı.

Ne kadar zamandır ışıklar kapalıydı, ne kadar süredir ayaktalar ve ne kadar süredir kılıçlarına sıkı sıkı sarılmış durumdalardı? Artık bilemez haldeydiler. Dakikalar hızla geçiyor, zaman kavramlarını yitirmeye başlıyorlardı. Yarım saat, belki de bir buçuk saat geçmiş olabilirdi. Yorulmamalı, hazırlıklı kalmalıydılar. Bunun için eğitilmişlerdi. Tam o anda, karanlığı yararak ikinci atak geldi. Yaman, başarılı bir şekilde babasını kenara savuşturdu. Bir anlığına, odayı aydınlatan kıvılcımlar yok olmuş ve oda tekrar karanlığa yenik düşmüştü. Cenk, sıkı sıkıya tuttuğu kılıcını gevşetti, ellerinin hava almasına ve rahatlamasına izin vererek yeniden kılıcına tutundu. Bir başka atak daha geldi, sonra bir başka ve sonra bir başkası daha. Saldırılar sıklaşıyor ve sıklaştıkça savurması da güçleşiyordu. İki kardeş, her yönden gelen saldırıları savuşturmak için varla yokla çabalıyorlardı.

Aniden, babalarının yaptığı bir atak savunmalarını kırarak geçmeyi başardı ve odada “Ahhh!” diye bir ses duyuldu. Şu ana kadarki çıkan kılıç seslerinden farklı olarak bu ses bir insan sesiydi ve Yaman’a aitti.

“Ne oldu?” diye bağırdı Cenk panikle. Gardını düşürmemeliydi.

“Omzum… Kesildi… Devam edebilirim.” diye cevapladı abisi.

Babası artık tek vuruşluk saldırılar yapmıyor, bir kere yanlarında belirdi mi onlarla kıran kırana bir mücadeleye girdikten sonra aniden uzaklaşıyordu. Şimdi abisi de yaralıydı ve böylece az da olsa işlevsellikleri azalmıştı. Bu tahmin edilebilir bir şey olsa da, dağılmaya başladıklarının habercisiydi aynı zamanda. Babalarını yenmenin yolunu bir an önce  bulamazlarsa abisinin kan kaybı artacak ve bu, daha da çok taviz vermelerine, yaralanmalarına yol açacak, en sonunda da kaçınılmaz olarak yenilgileri ile sonuçlanacaktı. Korkuyu aklından uzaklaştırması gerekiyordu. Endişe onu bitirebilirdi. Olacağa değil, şu anda olana odaklanmaya çalıştı.

Tam o anda, Yaman’ın bir darbe daha aldığını hissetti. Bu sefer bağırmak yerine sadece “Igğh!” diye kısık bir ses çıkarabilmişti abisi. Paniğe kapılmamalıydı ancak abisinin hala savaşabilir vaziyette olduğunu bilmesi gerekiyordu.

“Abi!?” diye bağırdı. Bir cevap almak için yalvarabilirdi. Hissedebildiği kadarıyla abisi, yere doğu eğilmiş, yarı diz çökmüş vaziyette toparlanmaya çalışıyordu.

“Sağ bacağıma saplandı! Değişiyoruz! Sen üstü al ben altı korurum anlaştık mı bücür!” diye yeni planlarını duyurdu Yaman.

Bilinmeyen bir süreden sonra yine bir saldırı daha geldi. Kılıç tam Cenk’in koluna inmek üzereyken bunu önceden hisseden Yaman geriye dönerek bunu savuşturdu ve bu Cenk’e inanılmaz derecede değerli bir açıklık sağlamış oldu. Cenk bu açıklığı abisinin ondan beklediği şekilde kullandı ve babasının sol bacağı olduğu düşündüğü yere -karnı da olabilirdi- var gücüyle bir kesik attı. Bu sefer acı bir ses çıkaran kişi babasıydı. Cenk, kesiği gerçekten çok derin attığını hissetmişti. Bu galibiyet olabilir miydi?

“Nasıl… Nasıl yaptınız? Sizi göremedim…” dedi babası şaşkınlıkla karanlıktan yankılanan bir şekilde.

Kazanmış olduklarını anlayan kardeşlerin içini bir neşe kaplamıştı. Yaman’ın acıları yatışmaya ve yüzünde bir tebessüm oluşmaya başladı. Işık yavaş yavaş şiddetini arttırarak parladı. Aniden açılması, gözleri için çok rahatsız edici olabileceğinden babası, eğitim odaları için böyle bir sistem hazırlamıştı . Işık arttıkça Yaman’ın ve babasının kesikleri ve oralardan süzülen kanlar daha da belirginleşmeye başladı. Babası, bacağındaki kesiği tutarak bodrum kapısının yanında duran duvar mikrofonuna doğru sekerek ilerledi. Cenk ise diz çökmüş olan abisinin başına giderek yaralarının ne kadar kötü olduğunu anlamaya çalışıyordu. Babası mikrofonun düğmesine basarak seslendi:

“Hayatım, yardım çantası ile aşağıya gelir misin çalışmayı tamamladık!”

“Tamam hemen geliyorum. Bu sefer çok uzun sürdü.” diye cevap vermişti annelerinin rahatlatıcı sesi.

“Evet, biraz daha iyiydi. İyiyiz merak etme.”  diyen babası adeta “iyi miyiz?” dercesine çocuklara baktı.

Bir itiraz belirtisi göremeyince tekrar mikrofona dönerek “Gel hadi.” deyip elini düğmeden çekmişti.

Babası tekrar onlara dönerek sorusunu yineledi:

“Evet! Söyleyin bakalım nasıl yaptınız?”

Yaman, acıdan gözlerini açamasa da yüzündeki tebessümü koruyarak konuştu:

“Olay sürpriz unsurunu kullanmaktı. Biz göremiyorsak sen de göremiyordun. Aldığım yaralardan dolayı dağılacağımızı, panikleyeceğimizi ve hızlı, tutarsız kararlar vereceğimizi düşündün.”

“Hımmm. Eee?”

Yaman, devam etti:

“Biz de tam böyle düşünmeni istedik. Son zamanlarda, zor durumlarda kullanmak üzere asıl söylemek istediğimizin tam tersini söylemek amacı ile aramızda gizli kodlar oluşturuyorduk. Cenk’e ‘Sen üstü al ben altı korurum anlaştık mı bücür!’ diye bağırdığımda, benim yorgun düştüğümü ve üst kısmı koruyamadığımı düşünmeni istedim. “Bücür” kelimesi de oluşturduğumuz gizli kodlardan biriydi. Seninle eğer yüz yüze karşılaşsak yetenek açısından asla öne geçemeyeceğimiz bir gerçek. Böylece karanlıkta öne geçme fırsatı sağlamış olduk. ”

Babası şaşırmıştı. “Çok zekice! Ama sen kardeşine hep bücür dersin ve o da buna sinir olur. Yıllardır böylesiniz.”

Cenk soğukkanlılıkla araya girdi, bir yandan da abisinin yaralarına baskı uyguluyordu:

“Beni bu kelime ile çağırıp sinir etmesini ondan ben istemiştim. Kullanırız bir gün belki diye.”

Anneleri, elinde ilk ardım çantası ile koşturarak içeri girerken; babası, şaşkınlıktan donmuş bir şekilde Cenk’e bakmaktaydı. Yaman’ın, üstünlüğü ele almak için ani bir şekilde plan yapması çok etkileyiciydi ancak Cenk’in düşünme tarzı, sabrı ve sadakati olağanüstüydü. Bu kesinlikle bir ekip çalışmasıydı ve her iki taraf da kendini gösterebilmişti.

“Artık hazırlar!” diye düşündü babası. Yüzüğün seçme vakti gelmişti.


On yıl sonra…

Gübür gümbür çalan müzik kulaklarını son sınırlarına kadar zorluyordu. Aptal bir şekilde yine ses düzeneğinin altına oturmuştu. Başını, dayadığı masadan kaldırmaya çalıştı. Sahneden gelen ışık karanlık mekanı aydınlatarak çeşitli yanılsamalar oluşturuyordu. Elinde tuttuğu şişeyi kaldırıp sahne ışığına tutarak baktığında içinin boş olduğunu fark etti. Bir eliyle, yüzünü kapatan ve neredeyse boynuna kadar uzamış kapkara saçlarını geriye doğru düzeltirken; diğer eliyle de garsona işaret etti. Yanında dans etmekte olan insanlara, tanıdığı birileri olup olmadığını anlamak için göz gezdiriyordu.

“Beni eve bırakacak birini buldum buldum… Yoksa yandık.” diye düşündü.

Kalabalığı yararak ilerleyen garson yanına varmıştı. “Yeter artık bokunu çıkarma. İyi değilsin!” dedi.

“NEEEE?” diye bağırdı Cenk.

“İYİ DEĞİLSİN DİYORUM! GEL ÇIKMANA YARDIM EDEYİM, KALK!”

Yüksek müzik eşliğinde anlaşabildikleri kadar anlaştıktan sonra kalkabilmeyi başarmıştı. Garson kapıya kadar O’na eşlik etti. Koridor boyunca yaptıkları yolculuk; gittikçe azalan gürültülü müzik, sanki başka bir dünyaya adım atıyorlarmış hissiyatı yaratmıştı. Eskimiş spor ayakkabısının topuklarını her adımda acıtmasına aldırış etmeden yolun karşısına geçerek, Küçükpark’ın içlerine doğru ilerlemeyi sürdürdü. Hava, olması gerektiği gibi ılık bir bahar havasıydı.

Saati anlamak için eli telefonuna gittiğinde, zaten önceden çatlamış olan ekranının iyice kırıldığını ve artık çalışmadığını fark etti. “Hass… Düştü mü bu ya!” der demez midesi kalktı ve en yakındaki müstakil evlerden birinin bahçesine; çitlerin üzerinden kustu. Kot ceketinin kolları ile ağzını sildi. Birbirine girmiş, uzun sakalları kirlenmişti. Yıpranmış ve zaten kirli olan spor ayakkabıları da batmıştı.

Kustuğunu uzaktan gören bir grup genç ona seslendi: “Hop! Bilader! Utanmıyomusun lan ?”

Üzerine yürümeye başladılar. Cenk’in ise tek düşünebildiği kırılmış telefonu ve hala genzinde olan ve bir türlü çıkaramadığı kusmuktu.

“Sana diyoz olum! Uçmuş lan bu it! Utanmıyo musun lan milletin bahçesine kusmaya!”

Cenk, kafayı ancak kaldırıp onlara baktığında 4 kişi olduklarını gördü. “Gidin başımdan!” diyebildi yarı anlaşılır şekilde. Beyni zonkluyordu…

“Bak ya! Yürek mi yedin sen lan!” dedi ekibin lideri olduğunu çok belli eden ve başından beri Cenk’e bulaşan kişi. Diğerleri sadece, onun verdiği ivme ile artan bir şekilde gerilmeye devam ediyorlardı. “KALK GİT! ALCAM AYAĞIMIN ALTINA ŞİMDİ, YÜRÜ LAN!!!” diye çılgınlar gibi bağırmaya devam etti. Bütün bu sesler Cenk’in başını daha da ağrıtıyorlardı sadece.

Cenk’in “Susun lan bi susun ya !”  demesi ile adamın ona saldırması bir oldu. diğerleri de takip etmişlerdi. Acımasızca, küfürler eşliğinde yüzüne yüzüne vuruyorlardı. Bir kaç yumruktan sonra Cenk iki büklüm oldu. Dünyadaki hiç bir sarhoşluk bu acıyı hissetmesini engelleyemezdi. Yerde iki büklüm olduktan sonra, bu sefer tekmeler gelmeye başladı. Bir tanesi üzerine çıkıp defalarca zıpladı. Küfürler aralıksızdı. İnsanlar toplanmaya başlamış, yaşını başını almış kişiler bu grubu Cenk’in üzerinden çekmeye çalışıyorlardı.

“Sarhoş olum çocuk görmüyor musunuz? Sarhoşla kavga mı edilir?” diyen bir amca grubu iteleyerek uzaklaştırdı. Sonra Cenk’e yaklaşıp “İyi misin olum? Evin yok mu senin kalk bakalım hadi bi eline yüzüne su tutalım kendine gel. Ah be oğlum bu kadar da abartmasaydın yahu!” dedi. Cenk’in tek alabildiği koku, burnundan akmakta olan sıcak kanından yükselen metalik kokuydu. Öfkeliydi… Dayak yemek ve hissettiği acıdan çok; yediği dayak yüzünden kısmen ayılmasına öfkeliydi.

“Bırak lan beni!” diye amcayı iterek ayaklandı ve yıkıla yıkıla yürümeye başladı. Adam geriye doğru düşmüştü. Kalabalıktan Cenk’e anlayamadığı hakaretler ve küfürler savruldu.

Yaşlı adamın, arkasından “Tüüü! Terbiyesiz! Yazık Annene babana yazık senin defol ne halin varsa gör!” diye bağırması kafasında defalarca yankılandı. Kendini en yakın mahalle arası parklardaki bir banka attı ve uykuya dalmaya çalıştı. Bedeni pes etmek üzereydi. Hava hafif serinlemiş, ayaklarını üşütüyordu; saçı yağ içindeydi. Tüm bunlara rağmen bir eli ile boynunda asılı olan kolyesine sıkı sıkıya yapışmıştı.


“Geçin bakalım karşıma.” demişti babaları. Üzerlerinde geleneksel Türkmen kıyafetleri vardı. Annesi ve babası da bu olaya özgün giyinmişlerdi. Cenk ve abisi Yaman, babalarını dinleyerek kendilerine gösterilen, yerden azıcık yüksek; geleneksel yöntemlerle yapılmış kırlentlerin üzerine bağdaş kurarak oturmuşlardı. Sabırsızlıkla ve büyük bir grurula yaşanacakları bekliyorlardı.

“Oğullarım, evlatlarım. Hep bu günü bekledik. Sizi bu güne hazırladık. Budun bilin, yumuş tutun, buşku dolun, sayrı olman istedim.”

Denilenin çoğunu anlayan Yaman mağrur şekilde dinlemeye devam ederken; kafası karışmış olan, küçük yaştaki Cenk’i fark eden annesi onun için çevirdi: “Milletinizi, kökünüzü bilin; iş görün, yardımcı olun; coşkulu olun, hasta olmayın, sağlıklı kalın diyor babanız oğlum”. Bunları söylerken gözleri mutluluktan dolmuş yanağına akan sevinç göz yaşlarını silmişti.

Annelerine bakıp duygulanan babası gülümsedi ve tekrar çocuklara dönerek devam etti.

“Beş erñek tuz ermes. Yani bir elin beş parmağı da bir olmaz. Bunlar hep atalarımızın lafları deyişleridir. Atalarımız doğru da demişlerdir. Şimdi, bizlere kadim zamanlardan, eski milletlerimizden miras gelen bu değerli hediyenin sizlere geçme vakti gelmiştir. Bu günümüze kadar kalan tek Cede taşı olan Ak taştır. Meziyeti ise karanlığı kün gibi aydınlatmak, ışık getirmektir. Bu eşsiz hediyeyi amcanızla biz taşıdık, kolladık. Ta ki…”

Babalarının da gözleri dolmuştu. Annesi, elini uzatarak babasının elini tuttu.

“Ta ki amcanız, bu taşı korumak uğruna canını feda edene kadar. Sizlere zor, ancak bir o kadar da yüce bir görev veriyorum. Ağır bir sorumluluk altında kaldığınızın farkındayım ama bu hep böyle olmuş böyle gelmiş bir gelenek. Sizleri çok seviyoruz bunu unutmayın”.

Kalpleri küt küt atmaya, boncuk boncuk terlemeye başlamışlardı. Cenk, abisini düşündü; Yaman daha yetenekliydi. Yaşça büyüktü, güçlüydü. Bilgeydi ve dayanıklıydı. Onun yanında hayat boyu bulunmak sırt sırta vererek engelleri aşmak istiyordu. Abisinin de hep ona sadık kalacağından adı gibi emindi.

“Evet! Şimdi taşı yani yüzüğü getireceğim, önünüze koyacağım. Sonra tamamen sessiz kalacağız ışıkları söndürerek sizin odaklanmanızı bekleyeceğiz. Cede taşı kimde parlar ise ol kişi, kendi evladını yetiştirene ve yüzük el değiştirene kadar yaşamı pahasına yüzüğün koruyucusudur. Diğer karındaş ise yüzük sahibinin yaşamının koruyucusu, garantisi, gardiyanıdır. Yani yüzüğü takanı hayatı pahasına korur, destekler; yoldaşlık, kardaşlık eder”.

Babası, elini yan tarafındaki kutuya götürmezden önce kafası ile eşine, vaktin geldiğini anlatır şekilde başıyla işaret etmişti. Anneleri hemen kalkarak perdeleri sıkı sıkıya kapatmış, oda zifiri karanlığa bürünmüştü. Karanlıkta tutunarak yerine geri gelen kadın, “Başlayabiliriz” dedi. Herkes çok heyecanlı ve gergindi. Ortamda mutlak bir sessizlik vardı. Sessizliği bozan şey babalarının kutuyu açma sesi oldu. Aralarında yaklaşık olarak bir buçuk iki metre vardı.

Babaları, “Küñe baksa köz kamar, Karangudan albız kelir.” diyerek yedi kere tekrarlarken; Cenk, bunun anlamını bildiğini hatırladı: “Güneşe bakan göz kamaşır, karanlıktan şeytan gelir.”

Tekrarlardan sonra, kutunun karanlıkta Yaman’ın önüne doğru ileri sürüldüğü hissedildi. Çocuklar odaklanmaya başlamışlardı. Yaman çok heyecanlı ve korkuyordu. Gözleri açık olsa da, odaya hakim olan zifiri karanlık, bunu ayırt edebilme hissini onun elinden almıştı. Karanlıkta göremediği ancak şeklini bildiği, tepesinde şeffaf; henüz işlenmemiş izlenimi veren sivri çıkıntılı bir taş olan metal yüzüğe var gücüyle odaklanıyordu. Eğer onda şaman olma yeteneği varsa yüzük parlamalıydı. Yaman, bunu hak ettiğine tüm kalbi ile inanıyordu. Kendini yıllarca buna adamış, neredeyse hiç sosyal hayatı olmadan büyümüştü. Şimdi on beş yaşındaydı. Eğitimi çok küçük yaşlarda başlamıştı.

Uzun bir bekleyişten sonra yüzük parlamadı. Karanlıkta uzanan el yüzüğü yavaşça diğer kardeşin önüne kaydırmıştı bile. Yaman’ın gözleri yaş ile doldu. Cenk ise korkuyordu. Böyle bir sorumluluk için hazır olmak bir yana, sorumluluğun büyüklüğünü düşünmesi bile başını döndürüyordu. Peki ya abisi ne düşünürdü?

Uzun uzun beklediler…

Yüzük parlamadı. Babası yüzüğü tekrar Yaman’ın önüne kaydırmak için uzandı.


Cenk uyuyakaldığı banktan duyduğu gürültülerle uyandı. Sersemlemiş bir halde etrafına bakındı. Gözleri odaklanma işlemini bitirdiklerinde ise gökyüzünün alacakaranlığa çalmaya başladığını farketmişti. Gece, alabileceği en karanlık hali tam gün ışımadan önce almış olurdu. Cenk, en karanlık andaydı. Kafasını kaldırdığında ise kavga eden bir kadın ve bir erkeği farketti. Kadın ağlıyordu. Çığlıklarla yardım istiyordu. Buna aldırmayan adam ise onu tokatlamaya kolundan çekiştirmeye devam ediyordu. Bu bir kavga değildi zira kavga demek için iki tarflı olmalıydı. Bu yaşanan olay daha çok bir meydan dayağıydı. Meraklı insanlar balkonlara çıkmış. Bazıları elinde telefon ile belli ki polisi arıyorlardı.

Bir an için aniden ayaklanıyor gibi olsa da; “Peki bu neden benim problemim olsun ki?” diye düşündü Cenk. Duraksadı kavgayı izlemeye devam etti. Dayağın şiddeti artıyordu. Balkonlardan bağırıyorlar ancak henüz kimse aşağıya inmiyordu. Polis ortalarda yoktu ki olayların tırmanma hızına eşit olarak herhangi bir yetkilinin varması neredeyse imkansızdı. Adam an be an cinnet seviyesini yükseltiyordu.

“Hay kafama ya!” dedi ve dayanamayarak kalktı, bağırdı. “Birader dur tamam öldüreceksin kadını!”

Gözü dönmüş adam dinlemedi, yere düşmüş kadını tekmelemeye devam etti.

“DURSANA LAN! MANYAK MISIN?”

“SANANE LAN! KİMSİN KARIŞIYOSUN OLUM?” diyerek bir saniyeliğine dikkati kadından uzaklaşan adam, Cenk’e küfürler savurdu ve tekrar kadına dönerek vurmaya devam etti.

Cenk, hızla adamın yanına yaklaşmak için yeltendi ki; adam belinden silahını hızla çekerek, kendisine yaklaşmakta olan Cenk’e yöneltti.

“Bas git! Valla sıkarım! Delirttiniz lan beni yürü git!”

Gece en karanlık halini almıştı. Cenk, geri çekilmedi. Aralarındaki sorunun burada önemi yoktu, hiç bir insan başka bir insana bu şekilde davranmamalıydı; yaşanmış hiç bir olay bunun sebebi olamazdı. Kaldı ki şu anda burada söz konusu olan bir ya da birkaç hayattı. Bu işin artık şakası yoktu. İleri doğru ilk adımını attı.

“Allahıma vururum olum eceline mi susadın! Önce seni, sonra bu karıyı vururum, en son da kafama sıkarım lan!”

Cenk, hiç konuşmadı. Yüzüne bir dinginlik, sakinlik gelmişti. İki adım daha attı.

“GELME! GELME!”

Cenk, kolyesini tuttu. Durmaksızın yürümeye başladı. Adam tedirgin olmuş, kendi öfkesini unutmuştu.


Yüzük, ikinci kez Yaman’ın önündeydi. Bekledi, bekledi ve bekledi…

Babası, artık iyiden iyiye endişelenmeye başlamıştı. Bu iş hiç bu kadar uzun sürmezdi. Genelde en büyük çocuk hemen seçilirdi. Korkuyorlardı. Ters giden bir şeyler mi vardı acaba?

Artık Yaman’ın önünden almaktan başka çare yoktu. Tekrar Cenk denenecekti.

Kutu, önüne geldiğinde “İşte yine geldi! Napıcam ben? Hazır değilim!” diye düşündü küçük çocuk. Ancak şöyle de bir gerçek vardı ki, yüzük abisinde parlamamıştı. Gelenek nasıl devam edecekti peki? Ailesini kim koruyacaktı? Yüzük belki de hatalıydı, arızalıydı. Belki de en başından beri sihirli bile değildi.

Ne olursa olsun ailesi bu gerçekliğe sonuna kadar inanıyordu. “Onlar inanıyor ve değer veriyorsa ben de veriyorum.” diye düşündü. “Yüzük beni seçse de seçmese de önce ailemi sonra da diğer yardıma ihtiyacı olanları koruyup kollayacağım!” diye düşündü gözlerinden yaşlar akarken.

Tam o anda, kapkaranlık odada, Cenk’in tam önünde; minik, titrek bir ışık tanesi; hayata tutunmaya çalışan bir umut parçası gibi yanmaya başlamıştı. Abisi Yaman, o an anladı. Babası ve annesi donup kalmışlardı.


Bir patlama sesi duyulduğu anda her yer kapkaranlık oldu. Sokak lambaları anında sönmüş; batmakta olan Ay’ın ışığı bile parkı aydınlatmıyordu. Her yer zifir gibi kapkaranlıktı. Bir kaç el daha ateş edildi. Silah sesi duyuldu ancak hiç bir kıvılcım görülemedi. Evrendeki bütün maddeler yok dolmuşçasına karanlıktı. Boğuşma sesleri duyuldu.

Karanlığa henüz alışılmıştı ki aniden ortalığı kör edici bir aydınlık kapladı. Uçsuz bir karanlıktan, hiç bir gölge oluşumuna izin vermeyen; sınırsız bir beyazlığa geçişti bu. Gözler dakikalarca görmedi. Balkonlarda olayları izleyenler kör olduklarını düşünerek yanan gözlerini tutarak; düşe kalka evlerine girmeye çalışmışlardı.

İnsanlar kendilerine gelmeye başladıklarında hemen balkona koşturup bıraktıkları manzarada neler olup bittiğini görmek istediler.

Az önce silah doğrultmuş olan adam, silahsız bir şekilde “Göremiyorum! Göremiyorum!” diye bağırarak, panik içinde sağa sola çarpa çarpa kaçmaya çalışıyordu. Kadın ise şaşkın bir halde gözlerini ovuşturarak olan bitenlere anlam vermeye çabalıyordu. Diğer uzun saçlı ve sakallı; silahın önünde dikilen adamdan ise eser yoktu.

Hava aydınlanmaya başlamış, Güneş henüz doğuyordu.

Abdullah Derin

GEEK

2 thoughts on “KURALSIZLAR CEMİYETİ – CADI TAŞI

Leave a Reply

Nasıl Buldunuz?*

Your email address will not be published. Required fields are marked *