Distopya ve Titreme: “We Happy Few” ve “Doom” İncelemeleri

 Pastel Distopya

Aslına bakarsanız survival/crafting oyunlarından çok sıkıldım (güzel başlangıç) ve pek oynamadığım, saatlerimi Terraria ve adını sayamadığım sürüsüne bereket diğer oyunları oynamadığım halde sıkıldım. Bu sıkıntımı ise We Happy Few’ın (WHF) alpha versiyonu bile geçirmedi. Yazıya umutsuz bir başlangıç yaptığımın farkındayım ama bunu söylemek zorundayım; WHF şu anki haliyle diğerlerinden farklı bir yapı sunmuyor ve işin komik tarafıysa ardıllarının vazgeçtiği bazı fikirlere sahip. Rust’ın oyundan kaldırılan zombileri gibi.


Oyunda geçirdiğim birkaç saat boyunca kendisini öncüllerinden ayıran herhangi bir nokta göremedim. Halbuki tanıtım videosu bana çok şey vaat etmişti. Bioshock’a olan benzerliğiyle heyecanlanmıştım ve pastel renklere bulanmış çarpık ve karikatürize bir distopya fikri çok heyecan verici geliyordu. Başlangıç kısmı iyi şeyler vaat ederken kendimi “downer”ların yaşam alanında bulduğunuzda bütün heyecanın söndüğünü hissettim. Ölü sokaklar, kasabalara hayat aşılamak için ama sadece dolu gözükmesi mantığıyla yerleştirilmiş NPC’ler (Non-person Characters), uçsuz bucaksız ama öte yandan etkileşime girebileceğiniz neredeyse hiç bir şeyin olmadığı yeşil alanlar… Evet şehre girmeden oyundan sıkıldığımı itiraf ediyorum.

        Crafting mantığının ise bir şeyler kazmak, kesmek değil de öldürmek ve çalmaktan geçmesi beni biraz rahatsız etti. Tamam, “Böyle bir dünyada daha nasıl olabilirdi?” diyebilirsiniz ve muhtemelen haklısınız da…

         Bu sadece kişisel bir rahatsızlık…

        Quest’lerin varlığı oyunu oynamamı sürdüren yegane şey oldu. Kabul etmeliyim ki bazı görevler ilgi çekici ve merak uyandırıcı. Sinematikler ise kimi zaman duygulandırıcı olabiliyorlar.

     Jim Sterling’in yakındığı, karakterime bebek bakıcılığı yapmamla ilgili ise oynadığım zorluk seviyesi komik şekilde kolay olduğu için karşılaşmadım. Sanırım “sightseeing” de oynuyordum ve açlık, uyku gibi temel gereksinimlere ihtiyacın olmadığı bir zorluk seviyesi bu. “O zaman oyunu oynamamışsın ki sen!” diyebilirsiniz ama söyleyebilirim ki fellik fellik bir parça mantar aramak ya da yatabilecek yer bulmak benim için çekici değil. Elimdeki kalan son parça ekmekle ne kadar dayanabileceğimi ve gördüğüm bütün NPC ve hostile (düşman) karaktere “üzerinden acaba ne çıkabilir?” aç gözlüğüyle bakmayı sevmiyorum.

   Sonuç olarak, şu an ki haliyle WHF yetersiz ve yeni bir şey sunmayan bir “survival” (hayatta kalma) oyunu.

Cehenneme tekrar hoş geldin bebeğim!

     Çıkmasının üzerinden bir seneden fazla geçmesine rağmen verdiği zevkten hiç bir şey kaybetmemiş bir oyun olan Doom, eski tip “anahtarı bul-önüne çıkan her şeyi öldür” mantığını hala sevdiğimi farkettirdi. Evet! Beyinsiz, kas yumağı ve adrenalin dolu bir oyun. Aileler çocuklarınızı uzak tutun!

            Espriyi şimdi unutabilirsiniz…

        Her neyse ne diyordum? Hah! Daha fazlası oyunu Doom olmaktan çıkarırdı; ki zaten Doom serisi her zaman için üst seviye ekran kartlarını bile zorlayacak grafiklere sahip, “önüne gelen her şeyi vur oyunu” olagelmiştir.

Her zaman için hikayeyi arka plana atmalarına öyle alışmıştım ki; bu sefer hikayenin oyuna güzelce yedirilmesine şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Tamam tipik “Mars’ta açılan cehennem portalı (geçidi)” hikayesi nihayetinde; fakat Doom 3’te bütün hikayeyi “codex”lerden takip etme zorunluluğundan sonra bu sevindirici bir gelişme. Senaryo demişken; kendisiyle de dalga geçmesi başlangıçtaki bir sahneyle gösteriliyor: vıdı vıdı bir şey anlatan bir ekrana elinin tersiyle vuran bir Doomguy’ı nasıl sevmeyebilirsiniz ki…

         Evet son derece maskülen bir oyundan bahsediyoruz. Sadece öldürmenin, kopan uzuvların ve oyuna eşlik eden metal müziğin sizi daha çok ve daha hızlı öldürmeye itmesinin olduğu bir oyun ki yukarı da bahsettiğim WHF’deki canlandırdığınız karakterin pısırıklığı ve birisini öldürdükten sonraki özürlerinin ikiyüzlülüğünden sonra bu ilaç gibi geliyor.

       Oyunla ilgili tek eleştirim ise aksiyonun yoğunluğundan ve daha fazla aksiyona olan açlığı tetiklediğinden “artifact”lerdeki  bahsedilenlere hiç kulak asmamanız. Ben “hımm bir şey vermiyor mu? Aha mermi!” diyerek yanından hemen uzaklaşmıştım mesela.

Son söze gelirsek; hazır Steam platformunda iken kaçırmayın derim . Eğer cüzdanınız daha derinse Quake Champions ile de kana susamışlığınızı daha fazla giderebilirsiniz…

 

Can Berk Angı

Polisiye yazarlarını büyük bir kıskançlıkla izleyen , Cinayet Masası programıyla kahrolan bir şahıs. Yazar olma hayalleriyle yaşıyor ama oyun bağımlılığı ve üşengeçliği ve hiçbirşeye zaman bulamaması onu geride tutuyor.Kronik anksiyetesiyle işi evliliğe vardırabilmesi onun en büyük hayali