Annihilation (Sürprizbozanlı inceleme)

Film çıkmadan önce yayınlanan trailer’ın tekinsizliği ve bilimselliği ile ön plana çıkacağını düşündüğüm film aslına bakarsanız beni heyecanlandırmıştı ama film bittikten sonra bende karışık hisler uyandırdı. Kolay kolay iyi ya da kötü diyemeyeceğim ve günümüzün modern bilimkurgularının tepe noktası demekte güçlük çekeceğim bir yapımla karşı karşıyaydım. Kısaca bunun nedenlerine değinelim beraber

Ama öncesinde konuya değinelim : Natalie Portman’ın canlandırdığı üniversitede çalışan bir profesör ve biyolog olan Lena ve onun kocası (Oscar Isaac namıdiğer Kane) çevresinde yoğunlaşıyor film. Bir sorgulama sahnesiyle açılıyor (son derece moda olan bir biçimde olayların sonundan başlama ve bu biçimde gizem yaratma cazibesine kendisini kaptırmış bir biçimde) “Lena “parıltıdan” nasıl kurtulabilmiş ve geriye kalan tek kişi olmasına rağmen nasıl bu felaketi ortadan kaldırabilmiştir?” gibi sorularla gizem yavaş yavaş artarken bütün olayların gerisinde , en başta buluyoruz bir anda kendimizi. Kane gizli bir askeri operasyonda görev aldıktan sonra 1 sene boyunca ortadan kaybolur ve diğer takım arkadaşlarından da haber alınmaz. Bu bir senenin sonunda hafızasını kaybetmiş bir vaziyette Lena ile beraber yaşadığı evde belirir. Lena’nın ısrarcı bir biçimde yönelttiği sorularına cevap veremez ve aniden hastalanır . Ambulans ile hastane yolundayken aracın yolu hükümet görevlilerince kesilir. Lena’ya bir sakinleştirici enjekte edildiğini görürüz ve sahne değişiverir. Lena hiç bir şey bilmediği bir tesiste kocası hakkında sorgulanırken bulur kendini. Kocasının “parıltı” adı verilen gittikçe genişleyen bir bölgeye yaptığı keşif/araştırma gezisinden kimsenin kurtulmadığı düşünülmekteyken nasıl aniden evinde peydahlandığını projenin yürütücüsü Dr Ventress (Jennifer Jason Leigh) öğrenmek istemektedir.

Sanırım bu girizgah yeterli olucaktır. (eğer izlemediyseniz seyir zevkinizi fazla baltalamak istemiyorum- ama yazar yazının ilerleyen kısımlarında kendisiyle çelişmekten geri durmaz-)  Eleştirilecek ve beni rahatsız eden konulara girersek ; öncelikli olarak Natalie Portman’ın bütün film boyunca devam eden ifadesizliği ya da aynı ifadeyi koruması beni rahatsız etti açıkçası. Ayrıca parıltıya gidecek olan ekibe katılma motivasyonu konusunda da ikna edici değildi. Flashback’lerden kocasını aldattığını ve bundan pişmanlık duyduğunu görüyoruz ama yeterince altı doldurulamamış bir nedendi kendisinin bu tür tehlikeye atılmasını haklı gösterecek. Grubun diğer üyeleri ise onlarla bağ kurmamıza izin vermeyecek kadar sığ işlenmişlerdi sanki repliklerini söyledikten sonraki vazifeleri harcanmak olan figüranlar gibiydiler. Filmin bilimsellik yönünü sadece mutasyonların oluşturması ve bunları yeterince doldurmadan geçiştirmeleri başka bir can sıkıcı yöndü. Düşünsenize neredeyse bütün (aynı sınıfta olmak koşuluyla) doğa kanunlarının iç içe geçip, birbirlerinin yapısını değiştirdiği , bütün hayvan,insan ve bitki dna’larının,genetik düzenlemelerinin iç içe geçtiği,karıştığı ve birbirlerini etkilediği yeni bir dünya düzeninden bahsediyoruz. Bu insan idrakının sınırlarının ötesinde bir şey ve insan duyularının bu fenomeni algılamada yetersizliği arkasına saklanacaksan parmak izlerim hareket ediyor ya da bağırsaklarım solucanımsı bir biçimde bütün vücudumu dolanıyor dememelisin veya sadece bitkilerin insan formu alarak büyümesi ya da bir timsahın köpek balığına benzer dişlere sahip olması gevezeleğine düşmemelisin.(takımın bir üyesini yedikten sonra onun son sözlerini kopyalama ve konuşma becerisine sahip olan kurdumsu yaratığı unutmadan)

Başka bir noktaya değinirsek; film politik doğruculuğa boğulmuş bir vaziyette.Daha filmin ilk sahnelerinde gösterilen türbanlı kızla dinlere karşı hoşgörünün birazcık çıtlatılması ve takım üyelerinin her ırktan kadın üyelere sahip olması öte yandan siyahi elemanın eş cinsel çıkması gibi sanki film her yelpazeden ırk ve din çeşitliliğiyle sjw fanatikleri tribününe oynuyor gibi. Grubun tüm üyelerinin kendi hayatlarından vazgeçmiş bir biçimde bu intihar görevine gönüllü olmaları ise başka ilginç bir yanı. Evet işte dünyanın son umudu!

Filmin ana teması ise bilinmezlik. Kane’in cevaplarından tutun da grubun bütün üyelerinin parıltı içerisindeyken elde ettiği bütün sonuçlara kadar herşey daha büyük sorular doğuruyor hatta parıltının merkezine ulaşan Lena bile hiçbirşey cevaplayacak durumda değil. Soruların ucunun açık kalmasını , esrar perdesinin yavaşça aralanmasını ve izleyiciyi düşünmeye iten bu tür cevapsızlıklardan evet bende hoşlanırım fakat film neredeyse sorulan soruların hiçbirini cevaplamamakla kalmıyor(ipuçlarını takip ederek kendi komplo teorilerimizi oluşturmasına izin vermemesini bir yana bırakıyorum) tek yaptığı bir parça bilimsellik ve sözde metafizikle ağzımıza bir parmak bal çalmak oluyor.

Sonuysa ayrı bir muamma neden sadece Lena ve Kane kopyalandı? Daha önceki keşif gezilerindekiler neden aynı şekilde kopyalanmadı? Deniz fenerinden çıkmaya çalışan Lena’yı uzaylı kopyası onun hareketlerini aynalayarak neden onu durdurmaya çalıştı? ve sonunda , kopyanın Lena’ya dönüşümü tamamlandığında fosfor bombasını eline almayı ve bütün parıltının kaynağını yok etmeyi seçti? Parıltı neden bütün dünyaya yayılarak yeni bir düzen getirmek yerine sadece o iki kopyayı dünyaya salmakla yetindi? Deniz fenerinin içindeki o delik yeniden doğuşu simgeleyen bir rahim metaforu anlamını mı taşıyordu? Bu yeni dünya düzeninde rahatlıkla insanın yer almadığını söyleyebilirken yine de neden bu toplu yıkıma/dönüşüme devam etmek yerine sadece insanların arasına 2 tane ajan göndermekle yetindi bütün o parıltının arkasında olduğunu düşündüğüm zeka/bilinç ya da şey?

Everything is a sex toy if you are brave enough

Son söze gelirsek içi boş metafizik söylemlere boğulmuş bilim kurgu janrının arkasına sığınmış fantastik kurgu ürünü bir filmle karşı karşıyayız. Bütün bahsettiğim kötü yanları bir kenara koymayı başarabilirseniz filmin umutsuzluğundan ve muğlaklığından zevk almanız olası.

Can Berk Angı

Polisiye yazarlarını büyük bir kıskançlıkla izleyen , Cinayet Masası programıyla kahrolan bir şahıs. Yazar olma hayalleriyle yaşıyor ama oyun bağımlılığı ve üşengeçliği ve hiçbirşeye zaman bulamaması onu geride tutuyor.Kronik anksiyetesiyle işi evliliğe vardırabilmesi onun en büyük hayali