WANUNMAKİ EVLATLARI – Bölüm 1

“Başlangıçta her şey karanlıktı. Evren bomboş ve varlıktan yoksundu. Yaradanlar bunu sevmediler ve ışık olsun dedi Wanunmaki –adları kutlu olsun Ahn, Nihbursaka, Venlil, Venki- ve göklerde sıcak, canlandırıcı bir kıvılcım kopuverdi. Yaradanlar daha sonra kudretlerinin bir aksi olarak göklerdeki kütleleri var ettiler.  Gök kütleleri yaşamla doldu taştı. Taştı taşmasına ancak hiçbir yaşam Wanunmaki kudretini kavrayacak kadar aklı başında değildi. Böylece Wanunmaki kendi Evlatlarına can verdi. Onları ısıtmak ve beslemekle görevli Sunar’ı dumansız bir ateş topundan var etti. Böylece aydınlık Sune, karanlık Mathi oldu. Evlatların görevi Wanunmaki kudretini gök kütlelerinde temsil etmek Yaradanlarını yüceltmekti ki öyle de oldu.  Evlatlar; Wanunmaki adına yayıldı ve tapındılar.”
“Hayır, Te-Man! Son kısım şöyle olmalı: Sayısız döngü ve Sune boyunca Evlatlar; Wanunmaki adına çoğaldı, yayıldı ve Yaradanlarına tapındılar” diye düzeltmişti eğitmen Lor-Ge yıllar önce, kutsal metin dersi sırasında. Kutsal metin sınavlarından asla geçemeyecek gibi görünse de Te-Man her zaman iyi bir öğrenciydi. Çalışkan ve sosyaldi. Varlıklı bir aileden geliyordu. Babası, tarım üzerine çalışmalar yapan ve alanında çok önemli olan Man & Aar Şirket-Kolonisi’nin yönetim kurulu başkanıydı. Ailesi çok inançlı olmamakla beraber ‘kâfir’ tanımına girmeyecek kadar dini kurallara riayet ederdi.

Te-Man zamanla eğitimini tamamlamış başarılı bir Gökbilimci olmuş ve hatta kendi şirketini kurmuştu. Yıllar içinde oluşturduğu servet hayattan göçen babasından kalan hisselerle de birleşince Man & Aar Şirket-Kolonisi’i gezegenin en büyüklerinden biri haline gelmiş endüstri, tarım ve daha birçok alanda ticareti tekeline almış, nüfus bakımından kalabalıklaşmıştı.

“Ne adamdı şu Lor-Ge! Çok katı ve bağnaz olduğunu düşünürdük hep.” dedi yakın arkadaşı Knaar toplantı salonunda otururlarken.
“Nerden aklına geldi şimdi toplantı öncesi?”
“Hiç! Yaptığımız her şey sanki…” diyerek duraksadı Knaar.
“Sanki ne?”
“Sanki bütün bunları doğrularmış gibi geldi. Bir an öylesine eğitmeni de anıverdim.” Diye cevapladı Knaar elinde oynadığı kalemden gözlerini kaldırmadan. Asıl adı Kna-Aar’dı. Knaar’ın  ve Te-Man’ın babası Man & Aar Şirket-Kolonisi’ni birlikte kurmuşlardı.
“Nasıl yani?”
“Nasıl nasıl yani? Tüm bu keşifler ilerlemeler ve belki de bir çağı kapatacak olan bu koloni kurma planımız işte. Kutsal Metinleri doğrulamıyor mu?”
“Anlamadım ne açıdan doğruluyor peki?”
Kutsal metin bilgileri ile alıntı yaptı Knaar: “… Evlatların görevi Wanunmaki kudretini gök kütlelerinde temsil etmek Yaratanlarını yüceltmekti ki öyle de oldu.  Evlatlar; Wanunmaki adına yayıldı ve tapındılar.”
Durup dururken bunları neden dinlediğini anlayamayan Te-Man, Knaar’ın kendisine dönük olmayan yüzüne; “şimdi sırası mı!” anlamında bir bakış fırlattı; “O kısmı asla ezberleyemedim.” dedi.

Henüz cümlesi bitmişti ki toplantı salonunun yekpare granit kapısı zemine doğru, rahatlatıcı sürtünme sesleri çıkararak alçaldı. Hızla içeri dolan katılımcıları gören Te-Man gülümseyerek yavaşça ayağa kalktı ve dalgın dalgın kalemi ile oynayan arkadaşının da aynısını yapması için hafifçe boğazını temizledi. Aniden irkilen Knaar’ın, hayal âleminden çıkıp bilinç düzeyine gelmesi birkaç saniye almıştı. Bu, Knaar’ın anılar tarafından ilk kez lanetlenişi değildi. Uğraştıkları projenin yoğunluğu ve baskısı yüzünden nedensiz yere sık sık eskiyi düşünür olmuştu son zamanlarda. Ayağa kalktı tüm düğmeleri ilikli, el yapımı, doğal kumaş gri ceketini düzeltti; istençdışı, otomatik bir gülümseme takındı. Katılımcıların çoğu yerlerini almışlardı.
“Sune size iyi davransın beyler! Eksiksiz burada olmanız inanın bizleri çok sevindirdi.” Dedi Te, toplantıya girizgâh yapma amacıyla. Devam etti:
“İkramlarımız toplantı boyunca devam edecektir.”

Parmağını şaklattı. Saniyeler içinde duvardaki granit sütunlardan biri aşağıya kaymaya başladı. Katılımcılar çantalarından dokümanlarını çıkarmakla meşguldüler. Sütunun ardında, çok yoğun ve ağır görünen, ortalama uzunluktaki birinin beline kadar gelebilecek yükseklikte simsiyah, metal bir küre belirmişti. Sarı, cilasız granit sütunlar ile çevrili iyi aydınlanmış toplantı odasında tek bir ışık tanesi yansıtmaksızın bütün matlığı ile adeta bir karadelik misali duruyordu. Siyah küre aniden, granit zeminde yuvarlanmaya başladı. Taş zemine sürtünerek, çizerek; yer yer geçtiği yerleri ezip ince tozlara dönüştürerek Te’nin yanına geldi. Te iki kere daha parmak şaklattı ve küre masayı bir uçtan diğerine dolaşarak içindeki bölmelerde taşıdığı ikramları yine bir diğer kısmından çıkan kollar yardımı ile adeta bir garson edası takınarak, tüm kabalığı ve hantallığına tezat oluşturacak kadar zarif bir şekilde servis etmeye başladı.

“Hepiniz ön protokolleri kabul ettiniz. Şunu bilmenizi isterim ki bu yapmak üzere olduğumuz proje bizim ve sizin şirketlerinizden çok ama çok daha önemlidir. Bu proje geleceğimizle ilgilidir. Çocuklarımıza bırakacağımız miras ile ilgilidir. Kendimizi evrenin ve gezegenimizin akışına bırakmaktan ziyade kontrolü ele alıp kaderimize yön verme ile ilgilidir.  Şundan eminim ki bizim geleceğimiz bu ölmek üzere olan; düzeltiyorum öldürmeye binlerce yıl önce başladığımız ve artık son nefeslerini vermek üzere olan bu gezegende değildir. Sizlerin de geleceğimizin başka gök kütlelerinde olduğunu düşündüğünü görmek, aynı vizyona sahip olduğumuzu bilmek tekrar ediyorum bizleri oldukça mutlu etmiştir.”

“Sadede gelecek miyiz? Bereket Vadisi’ndeki toplantıma geç kalmak istemiyorum. Birbirimizi övmemiz, aynı vizyonu paylaşmamız, geleceğimizi kurtarmamız bittiyse bizlerden neler istediğini hazır herkes buradayken eğrisi doğrusu ile tartışalım.” Diyerek Te’nin lafını kesti katılımcılardan biri. Bu kişi, Te ve Knaar’ın şirketi ile boy ölçüşebilecek yegâne şirket-koloni olan Eltu Muu ve Lojistik’in yönetim kurulu başkanı Neg-Eltu’dan başkası değildi. Resmi olarak toplantı on üç şirket-koloni yöneticisi arasında geçse de toplantının kararlarının Te ve Neg’in şirketleri arasında alınacağı oldukça açıktı. Neg, muu sektörünün öncüsüydü. Yüzyıllardır artmaya devam eden kuraklık, canlılar için yaşam kaynağı olan muuyu en değerli maddelerden bile daha değerli hale getirmişti. Herkesin bildiği gibi canlı bedenlerin büyük kısmı muudan oluşmaktaydı ve muusuzluğa en fazla iki gün dayanılabilirdi. Eltu Muu ve Lojistik Şirket-Kolonisi’nin uzmanlık alanı gezegende kuyular kazarak çıkardıkları muuyu şişeleyerek, karnelerde belirtilen miktarlarda şirket-koloni hissedarlarına dağıtmaktı.

Neg-Eltu, Te’den yaşça büyük ve deneyimliydi. Acımasız bir iş ahlakına sahip olması ile tanınırdı. Disiplinli ve dobra bir iş adamıydı. Te’ye karşı tavrı kişisel olmaktan ziyade kendi karakterine has bir hareketti zira her şeyden nefret eder gibi davranmak tam Neg’in kalemiydi. Lafa girdiği anda, toplantı salonunda bulunan ve az sonra gözü pek bir projeye atılmaya hazırlanan vizyon sahibi on üç şirket-koloni yöneticisi aslında o kadar da gözü pek olmadıklarını döktükleri ecel terlerine şahit olurken anlamışlardı. Acaba Neg vaz mı geçmek istiyordu? Te ile yine bir tartışmaya mı gireceklerdi?

Te, bütün nezaketi ile devam etti.
“Pekâlâ!” cebinden şeffaf, simetrik kesimli bir kristal çıkardı. Yerine oturdu ve kristali önündeki mermer hazneye yerleştirdi. Hazneden gelen pervane ve elektrik akım sesleri ardından bütün oda bembeyaz bir ışıkla aydınlandı. Kristalden yansıyan görüntüler odanın dört köşesine yayılmıştı. Katılımcılar odanın duvarlarından senkronize olarak akan sunumu takip etmeye başladılar.
Ekranda büyük bir geminin ayrıntılı bir tasarımı vardı.
“En iyi çalışanlarımız ile birlikte tam on beş yıldır bunun için uğraşıyoruz. Tasarımı tamamen bitmiş durumda. Yepyeni bir itici modeli, yolculuk boyunca evlatları güvende tutacak yaşam destek üniteleri, son teknoloji nükleer güç kaynağı…”
“Hah şimdi anladım bana neden ihtiyaç duyduğunuzu!” dedi Neg-Eltu gözünü sunumdan ayırmayarak; bir elinde yarı ısırılmış kurabiyesini tutarken. Te, ani ve sert bir bakış attıktan sonra devam etti.
“Beyler, TIAMAT projesine güvenimiz tam. Her biriniz ile tek tek görüştüğümüz toplantılarda açıkladığım gibi bu proje bizim geleceğimizdir. Ölmekte olan bir gezegenden ve bağnaz, kafayı dinle bozmuş bir toplumdan kaçma arzumuzun şekil bulmuş halidir. Eğer inşaatını hızla tamamlar ve doğru fırlatma anında gönderebilirsek TIAMAT yalnızca beş milyon kilometre kat ederek Abanyarahhu’ya iki buçuk yıl içinde varacak ve evet Neg tahmin ettiğin gibi yolculuk sırasında nükleer motoru soğutmak ve yolcuların muusuzluğunu gidermek için yüksek miktarlarda muuya ihtiyacımız olacak. Burada temsil ettiğiniz her bir şirket-koloninin uzmanlaştığı alanlar var. On üç lider güçlerimizi birleştirerek daha iyi bir gelecek için çabalayabiliriz. Bu kolay olmayacak elbette. Sizlere bütün varlıklarınızdan vazgeçmenizi bambaşka bir gök kütlesine henüz bir çivisi bile çakılmamış kâğıt üzerinde tasarımı bulanan bir gemi ile yolculuk ederek sıfırdan bir dünya kurmanızı istiyorum. Bunun kulağa ne kadar uçuk ve saçma geldiğinin farkındayım. Ancak şunun da farkındayım ki teknolojimiz buna elvermektedir. Yaradanlara şirk koşmak ile eşdeğer görülen gök bilimleri, gereken ilgi gösterildiği takdirde o kadar da maliyetli işler değillerdir.”
“Peki, neden Abanyarahhu? Neden hedef Ziana değil? Ziana’da yaşam olduğu yaygın görüşler arasında.” Dedi, Zab Metal ve İnşaat Şirket-Kolonisi yönetim kurulu başkanı Anbar-Zab.

Bu sırada Te uzun konuşmasının ardından bir bardak muuya yönelmişti. Dizginleri, ortağı Knaar devraldı.
“Teleskoplarımız net resimler yakalayamasa da evet! Ziana’da muudan oluştuğunu düşündüğümüz sıvı kütlelerinin varlığına inanıyoruz. Keşke imkânımız olsaydı da uydular göndersek ve hatta evlatlı görevler düzenleyebilseydik. Ancak Wanunmaki Bekçileri’nin baskıcı yönetimi altında bunları yapmak oldukça zor görünüyor. ‘Neden Abanyarahhu?’ sorusunun cevabı ise daha yakın olması. Abanyarahhu, mikroskobik olanından tutun da devasa boyutlarda olanlarına kadar birçok gök taşından oluşan bir kuşakta bulunuyor. O kuşaktaki en büyük gök kütlesi olan Abenyarahhu’nun alt tabakalarında akışkan halde muu olduğunu gönderdiğimiz araştırma araçları sayesinde biliyoruz.” Bir anlığına pot kırdığını anlayarak duraksadı. Kan beynine sıçradı ancak dışarıya yansıtmamalıydı devam etti:
“Orada bir üs kurulacak olursa sınırsıza yakın bu muu kaynağının insan gücü ile birleştiğini düşünün!”
Neg-Eltu lafa girerek:
“Bir dakika bir dakika! Hangi araştırma araçlarınız sayesinde buldunuz muu olduğunu?”
Neg, Knaar’ın gafını yakalamıştı, zaten ondan daha azı beklenemezdi. Neg devam etti:
“Ben hiçbir resmi kaynakta buna dair bir haber görmedim. Ayrıca daha yakın diyerek bizi gök kütlemiz Desher’in yer çekiminin altıda birinden daha az bir çekime sahip kurak, atmosfersiz bir kütleye göndermek istiyorsunuz. Doğru anlamış mıyım? Ayrıca minik bir uydu bile fırlatamazken, bütün bunlar kâfirlik sayılmaktayken; bunu da geçtim gök konusunda teknolojimiz geride olmasına rağmen yine bizden bir koloni gemisi yapımı için yapabileceğimiz tüm desteği sağlamamızı ve hatta ona binerek sizinle; Yaradanların koskoca bir gök taşı kuşağında unuttuğu, çürümeye terk ettiği Abenyarahhu’ya gelmemizi, sıfırdan bir düzen kurmamızı istiyorsunuz?”

Knaar, Neg’in baskın karakteri ve aslında çok da yersiz olmayan tespitleri altında ezilmiş bir şekilde; vücudu gergin halde bakakalmıştı. Ne diyeceğini gerçekten bilmiyordu. İşin aslı Neg’in özetlediği gibiydi. Henüz en yakındaki gezegene dair bile bir bilgileri yokken onlarca insanı metal bir yapıya doldurup gezegenden kaçırmak bir an için on beş sene üzerinde çalıştığı bu projeye ‘deli saçması’ gözüyle bakmasına neden oldu. Bütün bu konuşmayı sessizlik içinde başı yere bakarak takip eden Te, bakışlarını Neg’e çevirdi.

“Evet, haklısın! Sizlerden imkânsızı istiyoruz, imkânsız olarak adlandırdığınız buysa eğer. Bu bir bilim değil adeta bir bilim kurgu belki de. Ama aslında hayatın kendisi kurgudan o kadar da farklı değildir. Neden TIAMAT imkânsız olsun ki? Yıllarımızı ve bütün emeğimizi alacak bir şeye nasıl imkânsız adını takabiliriz ki. Bu, evrenle bizim aramızdaki bir kavga. Wanunmaki Bekçileri dinin kolluk birlikleri olarak istediklerini kâfir ilan edip idam ediyor, istedikleri fetvayı veriyor, istediği adamları kayırıp yükseltiyorlar. Gezegenimizin kuruyup kocaman bir çöl haline gelmesine sadece birkaç nesil kaldı. Hissedarlar, muusuzluk ve açlık içinde kıvranıyor. Evet, haklısın Neg, sizden imkânsızı istiyorum. Kalıp, ömrü dolmuş; kendisi bile bizi artık bağrında istemeyen bu gezegeni kurtarmaya çırpınmaktansa bütün bu bağnazlıktan ve kuraklıktan, bu sonsuz kum havuzundan kaçıp uzaklarda ailem ve sizler için yepyeni bir yaşam istiyorum. Bu yolda gerekirse uzayın dipsizliğinde o gemide herkesle birlikte ölmeye de hazırım. Abenyarahhu çok yakın ve bolca muu kaynağı mevcut. Evet! Kaçak fırlatmalar yaparak orayı inceledik. Kimse bunun kötü bir şey olduğunu savunarak beni suçlayamaz. Ben sizlere yepyeni bir dünya buldum ave oraya gitme yöntemini veriyorum. Gerisi ile ne yapacağınız sizlere kalmış! Hepinizin şirket-kolonisi kendi alanlarında gelişmiş ve uzmanlar. Tüm kaynaklarımız birleşirse evlatlarda da bir farkındalık yaratır daha iyi bir yolun olduğunu gösteririz ve öngörüm beni yanıltmaz ise otuz yıl içinde bu inşaatı tamamlar ve yepyeni özgür düşünen bir dünyanın temellerini atmış oluruz. Tek istediğim sizin bağlılığınız.”

Salon, herkesi derin düşüncelere iten bir sessizliğe bürünmüştü. Kısa süren bu sessizlikten sonra Neg ayağa kalktı. Çantasını düzenledi, yavaşça kapattı. Odadaki evlatlar bu işin gerçekleşmeyeceğine hemfikir olmuşlardı. Te’ nin alnındaki terler bedenden fışkırmak için saniyeleri kovalarken, Te blöfünün görülmesi için neredeyse dua edecekti. Ayakta biraz düşündükten sonra elli beş yaşındaki Neg-Ulte herkesi şaşırtan
bir şey söyledi:

“Dediğim gibi diğer toplantıya geç kalmak istemiyorum erken çıkmam lazım. Çocuk, sende babanın hırsı var. Bilirsin onu iyi tanırdım ancak ondan almadığın bir tek şey var ise o da ticari zeka ve zamanlama. Gerekli dokümanları yollayın hepsi tarafımdan onaylanacaktır. Şimdilik kimseyi göndermekten, koloni kurmaktan bahsetmeyin. Şu anda bizi tek ilgilendiren Abenyarahhu’da sınırsıza yakın muu olması. Medyaya ve Wanunmaki Bekçileri’ne böyle tanıtmalıyız projeyi. TIAMAT projesi bir bereket projesi, bir muu ticaret yolu başlangıcı olarak görülmeli. Proje tamamlandıktan sonra kimin gidip gitmeyeceğine karar verilir. Kimsenin sınırsız muuya hayır diyeceğini sanmam. Ayrıntıları sonra konuşuruz, iyi günler beyler.”

Herkes donup kalmıştı. Neg odayı terkedip granit kapı ardında yükseldikten sonra bile sessizlik bozulmadı. Te, geri kalan katılımcılar konusunda endişelenmemesi gerektiğini biliyordu. Neg kabul etti ise bu iş olmuş demekti. Evet, bu iş olmuştu. Neden sonra Knaar boğazını temizleyerek herkesin dikkatini çekti ve projeyi anlatmaya devam etti. Sessizlikleri ikrardandı.

“TIAMAT isimli gemimizin ağırlığının elli iki bin ton civarında olması tahmin ediliyor. İlk on yıl içinde yörüngeye insanlı uçuşlarımızı test etmemiz gerekiyor. Tabi bu arada yaşam destek ünitelerimizi bu uzun yolculuğa uygun hale getirmemiz gerekiyor. Yörüngede sabit bir üs oluşturduktan sonra sonraki etapta geminin yörüngede inşaasına başlanması gerekiyor…”

Knaar, proje planını ayrıntılı bir şekilde açıklarken Te, Neg’in babasını nasıl bu kadar iyi tanıdığına ya da iyi tanıdığını nasıl bu kadar kendinden emin bir şekilde idda edebildiğine anlam verememişti. Babası, Neg ile arkadaşlıklarından Te’ye hiç bahsetmemişti.

Babası Ham-Man, sahip olduğu herşeyi kendi elleri ile kazanmış; tarımdan çok iyi anlayan, insan sarrafı bir iş adamıydı. Herkes onu sever sayardı, nerede ne yapacağını, nasıl konuşulacağını bilirdi. Çok az gülen, ciddi bir adamdı babası. Bir keresinde ucu bucağı görünmeyen tarlalarını birlikte incelerlerken babası yere çöküp eline bir tutam toprak alıp oynarken “Evlat, din fakirler içindir.” demişti. Te o zamanlar on beş, on altı yaşlarındaydı. Babası toprakla ilgilenmeyi hep sevmişti.

“Bak evlat!” Demişti karşıki dağı göstererek. “Dedemin zamanında bu yeşil alanlar şu dağın eteklerine kadar uzanmaktaymış. Babamın zamanında yarıya inmiş. Şimdi, gençken hatırladığımdan daha da az. Kim bilir sen büyüdüğünde nasıl olacak. Hidrofonik tarım, yapay gübreler, katkı maddeleri ve muu israfı yüzünden herşey mahvoldu. Bu topraktan yılda iki kez ürün aldığımızı bilirim. Şimdi ise tam verimle bir kere alsak şanslı sayılıyoruz ve her geçen gün tarım alanımız daha da daralıyor.”

Te, her zaman babasını dikkatle dinlemişti. Ondan öğreneceği çok şey olduğununhep farkındaydı. Babası devam etti:

“Bazen annenin inandığı şu zırvalıklara inanmamak için çok zorlanıyorum. Anlayabiliyor musun? Dua etmemek için kendimi zor tutuyorum evlat. Belki de annen bu yüzden bu kadar mutlu olabiliyor. Hatalarını, suçlarını atabileceği bir kötülük mekanizması var. Ona sürekli moral veren bir yaratıcı var. Onunla konuşup dertleşiyor. Bilmiyorum evlat. Bilmiyorum.” Babası duraksayıp ufka bakıp elindeki kızıl toprağı koklamıştı.

“Bildiğim tek şey var ise o da doğanın ve evrenin acımasız olduğudur oğlum. Sakın varlığımıza ve medeniyetimize güvenme. Her şeyin yok olması an meselesi. Bir saniye uzağındayız yok olmanın evlat. Bu koca evrende bir toz tanesi bile değiliz”

Babası, son zamanlarında bu kadar olumsuz düşüncelere düşmeye başlamıştı. Bu yaptıkları konuşmadan üç ay sonra geçirdiği kalp krizi nedeni ile, bütün servetini on altı yaşındaki Te’ye bırakarak varlığı son bulmuştu. Annesi, babasının ölümünü aykırı düşüncelerinin bir sonucu olarak görmüştü. Ona göre babası bir kafirdi ve ölümü haketmişti.

“Her şey artık daha güzel olacak oğlum. Bol bol dua edelim ulu yaradanlar böyle emretmiş karşı gelemeyiz” dediğinde bütün öfkesi ile annesini var gücüyle itip babasının cenazesinden olabildiğince hızla, gözlerindeki yaşları yağmurda savurarak kaçmıştı.

“Haklısın ne adamdı şu Lor-Ge! Çok katı ve bağnaz olduğunu düşünürdük hep.” dedi Te yakın arkadaşı Knaar ile toplantı salonunda otururlarken.
Knaar gülümsedi, “Nerden aklına geldi şimdi?”
“Hiç! Yaptığımız her şey sanki…” diyerek duraksadı Te.
“Farkında değilsin sanırım az önce hayatımızın projesi diğer şirket-koloniler tarafından onay aldı. Başardık Te! Bu iş olacak!” Diyerek sevinçle Te’yi omuzunu tutarak silkelemişti. Te ise aklı babasının ölümünden sonra otorite olarak saydığı tek kişi olan, eğitmen Lor-Ge’deydi.

“En iyi öğrencim sendin Te-man.” Demişti eğitmeni mezuniyet günü eğitmenler odasında çiçekleri ile ilgilenirken.

“Nasıl yani anlamadım? Ben o kadar inançlı olduğumu düşünmezken bile mi?”
diye şaşkınlığını belli etmişti Te.

“Olay da bu zaten! Önemli olan inanç değil inanca nasıl ulaştığındır. İnanca gidiş yolun inancının kalitesini gücünü ve akıbetini tanımlar. Bir gurup hayvanı bir kafese kapatıp onları besleyip, kendi oluşturduğum felaket senaryolarından koruyarak bana inanmalarını; yaradan kabul etmelerini sağlayabilirim. Bizim farkımız da burada başlar. Biz düşünürüz sorgularız. İnanmak kolaydır Te-Man oysa sen sorgulamayı seçtin araştırmayı kaynağını ve alt metnini bulmayı seçtin. Senin için doğru olan buydu: soyut olan her zaman aslında somut bir anlam taşımalıydı. Aslında ana nokta da bu zaten; inanç hiç bir zaman o kadar da soyut değildir. Zamanla anlayacağını umuyorum.”
“Yaradanlara inanmamı umuyorsunuz yani?”

“Hayır. İstediğine inanabilirsin. Senin uğraştığın somut sonuçları olan bilim türleri de bir inançtır demek istiyorum. Hepsi bir arayıştır bir yaşam disiplinidir öğretici ve yol göstericidir. Senin için ne doğruysa onu yap benim için önemli olan senin karakterin ve iç huzurun. Yaradan kavramına inanç bireysel çıkacağın bir yolculuk ve alacağın bir karar. Oysa kutsal metinler korktuğun kadar karanlık değildirler.”
“Nasıl yani?”dedi Te merakla. Sunar ufukta henüz batmaktaydı. Gökyüzü turuncunun en güzel tonlarına bürünmüştü.

“Kutsal metinler çalma der çünkü çalmak yanlıştır değil mi?”
Evet anlamında başını sallamıştı Te-Man. Eğitmen Lor-Ge devam etmişti:
“Öldürme der aynı zamanda. Yoksa istediğin öldürmek, can almak mı?”
“Hayır tabi ki!”
“Yalan söyleme der ki eminim bunun da doğruluğuna katılırsın. Bütün bunlar ortak korkularımız hatalarımızdan çıkan, bir daha yapmamamız konusunda ders niteliğinde metinlerdir. Yaradanlara olan nefretinin burada yazan doğruların gücünü gölgelemesine asla izin verme Te-Man. Öğüt öğüttür iyisi kötüsü olmaz. Onlarla ne yapacağını ancak arif biri isen sen belirleyebilirsin. İstediğine inan genç Te-Man ancak kendine inanmayı asla bırakma.”
“Ben… Ben sizin hiç bu kadar açık görüşlü olduğunuzu düşünmemiştim.” diyebilmişti şaşkınlıkla.
“Açık görüşlü mü? Sağlıklı ve mantıklı düşünmenin adı bugünlerde bu olsa gerek. Neyse boşverelim şimdi bunları. Sende iyi anılar bırakmak isterdim ama sorun değil sen bende iyi anılar bıraktın.”
“Hayır, eğitmenim yanlış anlamayın tabi ki iyi anılar bıraktınız özür dilerim.”
“Neyse neyse özre gerek yok canım. Kapatalım. Ne yapmayı düşünüyorsun bundan sonra? Bak eğitimin tamamlandı. Nedir hayalin?”
Te-Man gülümsemişti ve saçma olduğunu düşünse de söyledi: “Biraz aptalca gelebilir ama farklı göklere gitmek istiyorum. Gök kütlelerine düzenlenecek yolculuklara katılmak isterdim.”

Utanmıştı…

“Vay canına! Bak sen şu işe ! Belki de geleceğin en büyük bilim adamı ile sohbet ediyorum şuanda.”
Te-Man keyifle gülümsemişti. İlk kez eğitmenine kendisini bu kadar yakın görmüş ilk kez hoşgörü ile anlaşıldığını hissetmişti. Devam eti:
“Göklere çıkmak için projeler zaten yapılmakta araştırma araçları gönderiyoruz yaşam koşullarını inceliyoruz. Gök teknolojileri ve bilimi daha çok yeni ama geleceğin bilimi olacağından eminim. Oralarda bir yerlerde daha iyi toplumlar hayatlar olduğunu biliyorum.”
“Daha iyi hayatlar? Daha iyi nedir peki genç Te-Man? Daha iyiyi beklerken daha kötü ile karşılaşma şansın nedir? Ne kime göre iyi ya da kötüdür?”

Gencin neşesinin hızlı bir şekilde kafa karışıklığına döndüğünü gören eğitmen gülümsemişti ve bu küçük sohbetlerinin daha fazla sıkıcı hale gelmemesi için konuyu tekrar Te-Man’ın ilgi alanına çekmeye çalışmıştı.
“Bak ne diyeceğim! Bu hayalin bana kutsal metinlerden bir alıntıyı hatırlattı ne düşünüyorsun merak ediyorum; sence din ve bilim el ele gidebilirler mi?”
“Hangi alıntı acaba?” Dikkatle kulak kesilmişti. Eğitmen Lor-Ge, dışarıda henüz batmakta olup etrafa rahatlatıcı turuncu renkler saçan Sunar’a yüzünü dönerek:
“Evlatların görevi Wanunmaki kudretini gök kütlelerinde temsil etmek Yaratanlarını yüceltmekti ki öyle de oldu. Sayısız döngü ve Sune boyunca Evlatlar…”

Henüz alıntı bitmemişti ki Te-Man eğitmenine katılarak eşlik etti.
“…Wanunmaki adına çoğaldı, yayıldı ve Yaratanlarına tapındılar.”
Eğitmen Lor-Ge aniden dönerek şaşkın şaşkın gencin yüzüne bakakalmıştı. Kısa bir sessizlikten sonra:
“Ezberlediğine, öğrenmeye özen gösterdiğine sevindim.”  Dedi.
“Hayır, sonradan öğrenmedim. Başından beri biliyordum.”

Eğitmen yeniden tekrarlanan kısa bir şaşkınlığın ardından hafifçe tebessüm etmişti.
“Mezuniyetin kutlu olsun Te-Man. Yolun açık olsun.”

Abdullah Derin

GEEK

Leave a Reply

Nasıl Buldunuz?*

Your email address will not be published. Required fields are marked *