KURALSIZLAR CEMİYETİ – MELEK

Narlıdere’nin Sahilevleri semtindeki villasında, dünyanın sayılı şarap markalarından olan Chateau Lafite’esini, huzursuzca yudumlamaktaydı Bener. Kadehi, yanındaki sehpaya bıraktıktan sonra huzursuzluğunu gittikçe daha az kontrol edebildiğini vurgularcasına, parmaklarını koltuğun kolunda tıkırdatmaya başlamıştı. Gözlerini, devasa kütüphanesinde cehennem tasvirleriyle dolu onlarca tabloda yılgınca gezdirmekteydi. Huzursuzluğu yerini anbean dipsiz bir sıkılmışlığa bırakırken; aniden ayağa kalkıp pencereye doğru yaklaştı. Güneş ışınları adeta denizin üzerinde dans ediyorlardı. Gözlerini istemsizce kıstı. Manzaranın dinginliği bile sıkıntısını hafifletmeye yardımcı olmuyordu. Karanlığın çökmesini odasında volta atarak beklemeye koyuldu. Sinirlerini yatıştırabilmek için içtiği şarabı yarıda bırakmaya karar verdi. Reflekslerini yavaşlatacak herhangi bir şeyin başına bela açacağını biliyordu. Karanlık bastırdıkça, av saati yaklaşmaktaydı.

Ava çıkmadan önce kostümünü giyip giymemekte kararsız kaldı. Açık bir hedef tahtasına dönüşmek istemiyordu ama kıyafetine dokunduğu anda parmak uçlarında hissettiği elektriklenme heyecanla dolup taşması için yeterli olmuştu bile. Kararını yeniden gözden geçirmek için kendine fırsat tanımadan hızlıca giyinmeye başladı. Baştan aşağı bembeyaz olan smokinini, beyaz bir göz bandı ve silindir bir şapkayla tamamladı. Aynada kendini süzerken en ufak bir kusurun olmamasını memnuniyetle izledi. Görüntüsünü tamamlamak için son bir dokunuşa daha ihtiyacı vardı. Bu dokunuş, duvara sabitlenmiş aynasının üzerine gizlenmiş bir parçanın indirilmesi ve duvarın yüz seksen derece dönmesiyle kendini açığa çıkardı.

Ah o güzel bastonu!

Cam fanusun içindeki altın topuzlu, beyaz bastonuna hayranlıkla birkaç saniye göz attı. Onun, kaçış kapsülü olduğunu düşünmekten kendisini alamıyordu. İçi özel bir formülün sonucu olan patlayıcı jelle dolu, büyük bir tahribat ve şok dalgası yayma potansiyeli olan ‘o küçük sürprizleri’ genellikle son çare olarak kullanırdı. Gazetelerin manşetlerinde etrafı rastgele bombalayan bir terörist olarak anılmak istemezsiniz öyle değil mi?

Bastonunu sağ eline; epesini ise kılıç bağının sağ yanındaki kınına yerleştirdi. Artık gece için hazırdı.

Daha üç yıl öncesine kadar bu tür bir “kahramana” dönüşeceği aklının ucundan bile geçmezdi, geçemezdi. Bir multi-milyarder klişesi olarak sefahat alemlerine boğazına kadar batmış; şımartılmış ve ailenin “prensi” gibi yetiştirilen herhangi bir çocuğun olacağı gibi, paranın sağladığı bütün zevkleri tatmayı bir saplantı haline getirmişti. Her gün yeni tatların, zevklerin, eğlencelerin peşine düşmesi yavaş yavaş tatmin olabilme çıtasını yükseltmiş ve artık hiç bir şeyden zevk alamamaya başladığında ise büyük bir depresyona sürüklenmişti. Depresyon sırasında tanıştığı sentetik uyuşturucularla kendini avutmaya başlaması uzun sürmemişti; ta ki bir gün kollarındaki iğne izlerini artık ailesinden saklayamaz hale gelene kadar.


Bir rehabilitasyon merkezine babasının zoruyla yatırılmıştı. Çıktığında hayata sil baştan başlamak ve kendisini bu tür bir bataklığa saplamayacağına dair sözler vermemişti tabi ki. Kendisine ikinci bir şans verildiği saçmalığına inanmıyordu. Rahatlatıcı her türlü zevkin onu tatminsizliğe sürüklemesi artık bu duruma farklı bir açıdan yaklaşmasına neden olmuştu. Belki de adrenalin sporlarını denemeliydi? Tehlikenin yaratacağı heyecanı düşünmek zevkten ürpermesine neden olmuştu. Onu hala hedonizm saplantısı yönetiyordu. Bu karakterinin değiştiremeyeceği bir parçasıydı belki de.

Babasının aldığı tedbirlerin sonucu olarak harçlığının kısılmasıyla artık sadece ‘yasal eğlencelere’ parasının yettiğini anlaması uzun sürmemişti. Rafting, bungee jumping, sky diving gibi ‘güvenli’ eğlencelerden sıkılması ise an meselesiydi. Zevk arayışının adrenalin bağımlılığına dönüştüğünü anladığında, eski dostlarından (aynı zamanda torbacısı) Afşar’a ulaşmıştı. Yaptıkları telefon görüşmesiyle Afşar, onu yasa dışı köpek dövüşlerine götürebileceğini söylemişti. Rüzgarlı bir Mart akşamı İzmir’in insanın içine işleyen soğuğunda, Basmane garında buluştular. Ayaküstü ufak bir selamlaşmanın ardından Gültepe’nin girişini geçip, Altındağ’a giden Gaziler caddesine doğru hiç konuşmadan ilerlediler ve kendilerini Gıda Çarşısı’nda buldular. Çarşının iç kısımlarına doğru ilerleyince terk edilmiş gibi görünen bir deponun önüne çıkmışlardı.

Gelmeyi kararlaştırdıkları mekanın burası olduğunu, canhıraş bir şekilde bağıran kalabalığın gürültüsü bütün sokağa yayılırken, Bener anlamıştı. Girişteki korumaya ayakbastı parasını verdikten sonra onları karşılayan ter ve kan kokusu bir an için Bener’i soluksuz bırakmıştı. Kalabalığı yarıp ön saflara varınca, yerdeki yavaş yavaş yayılan kan gölünün ortasında boylu boyunca uzanan, boğazı parçalanmış köpeğin görüntüsü ister istemez sırıtmasına neden oldu. Belki de aradığı şey buydu.

Kan, kabaca paspaslanıp; zemine kum serpilirken köpeğin cesedini kucaklayan kişi kalabalığın içine seyirtitti. Bener, gözleriyle usulca onu takip etti. Gözlerini meydana çevirdiğinde bahisçinin önünde birikmiş kalabalığı hoşnutsuzca izledi. Bu işe girişseydi eğer bunu para için yapmayacaktı. Sabırsız güruhun bağrışmaları ve  küfürleşmeleri eşliğinde dövüşecek olan yeni köpekler kendilerine ayrılan kısma sahipleri eşliğinde gelmişlerdi bile. Bahisler açılır ve köpekler tanıtılırken, tırmanan heyecanı hissedebiliyordu. Derken dövüş başladı. Köpekler birbirlerine hırlamadan ve rakibinin gözünü korkutan herhangi bir eylem göstermeden birbirlerinin üstlerine çullanmışlardı; Bener ise gözlerini kırpmadan dövüşü izlemeye koyulmuştu. Köpeklerin birbirlerini ısırmalarını adeta yavaş çekimde izlerken kafasında yeni bir plan şekillenmeye başlamıştı.

Hayır! İstediği bu değildi.

Bu deneyimi ikinci elden tatmak istemiyordu. Köpeğin yerinde olması gereken O’ydu. Afşar’ı deponun dışına sürüklemeye çalışırken onun protestosu ile karşılaştı. Para yatırdığı dövüşün sonlanmasını istiyordu. Onu dışarıda bekleyeceğini söyledi ve oradan ayrıldı. Dışarıda beklerken soğuğun ısırmasını önlemek için cep kanyağından birkaç yudum almıştı. Afşar, kazandığı paraları saymakla meşgulken ona doğru ilerledi.

“Şuna baksana mına koyiyim!” Elindeki paraları gösterdi.

“İyi ki de bu gece gelmişiz ha. Hadi gel birer karı bulalım. Bendensin”

Bener ise düşünceli bir şekilde arkadaşının arkasındaki bir noktaya gözlerini dikmişti. “Hayır almayayım kalsın”

“Neyin var? Asla buna hayır demezdin” dedi Afşar.

“Köpek dövüşü bana göre değil sanırım. Baksana senin bağlantıların vardır. Bana kafes dövüşü ayarlayabilir misin?” Afşar ise buna kahkahalarla cevap verdi:

“Senin gibi bi karı kılıklı mı dövüşecek? Mal mısın sen?”

Bener ise bozuntuya vermeden cevapladı. “Sana karşılığında beş yüz euro veririm, eğer bana bir maç ayarlarsan.”

Paranın lafını duyan Afşar bir anda tavır değiştirerek cevapladı “Tamam tamam. Ne yapabileceğime bir bakarım.”

Üç ya da dört hafta boyunca Afşar’dan haber alamayan Bener, bu zamanı kondisyon kazanmak ve hazırlanmak için harcadı. Refleksleri küçüklüğünden beri bir ustura gibi keskindi. O da, bu yönüne ağırlık vermeye karar verdi. Dövüş stillerini araştırmaya koyuldu ve Wing Tsung’da karar kıldı. Villasındaki spor salonunda, kiraladığı hocayla birlikte çalışmalara başladı. Günler geçip eski hızına tekrar kavuşurken, antrenmanlar sırasında kanında dolaşan endorfinin ve dövüşler sırasında ortaya çıkan adrenalin ve testesteronun yavaş yavaş bağımlısı oluyordu. Gittikçe daha fazlasını istemeye başlamıştı. Bu, antrenmanlarının süresini ve sertliğini çok kısa sürede arttırmasına neden oldu. Her gün vücuduna yeni çürükler eklenirken aldığı tatmin duygusu daha fazlasını istemesine yol açtı ve en sonunda beklenen gün gelip çattı. Afşar ona Ankara’da bir maç ayarlamıştı.

Ankara’ya doğru uçakla yol alırken sabırsızlığına lanetler okudu. Bu dayanılmaz bir hal almıştı. Rakibinin yerde acıyla kıvranmakta olan bedenine gölgesi düşerkenki halini düşünmekten kendini alamıyordu. Hava alanından iner inmez kendilerine bir araba kiralayıp dövüşün düzenleneceği yere doğru yola çıktılar. Afşar’ın ilk defa bu kadar ketum davrandığına şahit oluyordu Bener. Adresi ve nereye gideceklerine dair soruları yanıtsız bırakmıştı. Soru sormaktan vazgeçip sessizce dışarıyı seyretmeye koyuldu.

“Tanrım Ankara ne kadar da boktan bir yer! ” diye düşünmekten kendini alamadı. Tekdüze, basık ve insanın içini karartan gri bir hava… Birbiriyle uyumsuz onlarca binanın heyecanını söndürmesine izin vermedi Bener.

Sonunda araba bir iş hanının depo girişinde durmuştu.

Arabadan indiklerinde, gecenin ıssızlığında, hiç tekin bir yer gibi gözükmemişti bu mekan. Bu düşünceleri kafasından kovduktan sonra girişe doğru, Afşar ile ilerlemeye koyuldu. Aynı köpek dövüşünde olduğu gibi ter ve kanla harmanlanmış kalabalığın, kakafonik uğultusu kendisini karşılamıştı. Bunun, onu yine afallatmasına içten içe sinirlendi. Kendine geldiğinde etrafı kolaçan etmeye koyuldu ama başlar başlamaz Afşar, onu kolundan sürükleyerek soyunma odasına benzer bir yere götürdü. Afşar’ın sessizliğini protesto etmek için ağzını açtığında ise bir şey duraklamasına neden oldu. Bu gördüğü acıma duygusu muydu Afşar’ın gözlerindeki? Ağzından çıkmaya hazırlanan soruları yuttu ve sessizce giyinmeye başladı.

“BAYANLAR VE BAYLAR! İşte karşınızda yeni dövüşçümüz!  Bir seksen boyunda ve seksen beş kilo ağırlığında, hafif sıklet BENER!” dedi bütün gücüyle anonsçu.

“Veeeee karşısında son üç maçtır namağlup şampiyon; rakiplerine adeta terör estiren kick-box uzman doktoru ÇETİİİNALP!”

Dövüş, kısa; sert ve acımasızdı. Aldığı diz ve dirsek darbelerini ilk başlarda kolayca savuşturabildikten sonra rakibini küçümseme hatasına düşmüştü. Dövüşün ilk dakikalarının, sadece rakibini tartma amacıyla olduğunu unutmuştu. İlk dakikalardan sonra darbelerin hızı ve sertliği gittikçe artmış ve sürekli darbeleri savuşturmaya yönelik olarak savunmada sıkışıp kalmasına neden olmuştu. Gittikçe yorulurken savunmasında açıklar vermeye başlamıştı ve aldığı darbeler sonucunda göğsünde giderek artan bir acı peydah olmuştu. Aldığı her soluğun ona acı vermesi, kaburgalarının kırıldığına işaret ediyordu. Ciğerlerinden birinin delinmesi ya da kalıcı başka bir hasarla karşı karşıya kalmadan önce rakibine ve hakeme pes ettiğini haykırdı ama rakibi dediklerini duymuşa benzemiyordu.

Ona doğru savrulan tekmeyi savuşturacak gücü kalmamıştı. Gözlerini kapadı ve darbenin kendisini yıkmasını bekledi. Aradan birkaç saniye geçtikten sonra; neden darbenin gelmediğini anlamak için gözlerini araladı. Karşısında Afşar’ın sırtı vardı! “Nasıl” diye kekelerken Afşar’ın kolundaki kızarıklığı gördü.

“Hadi buradaki işimiz bitti!” dedi Afşar.

Kafasını sallayarak onayladıktan sonra soyunma odasında; canı çok yanarak üzerindekileri değiştirdi ve kendini arabaya attı.

“Seni hastaneye götürüyorum. Birde senin iç kanamadan gitmenle uğraşamam.” diyerek burnundan soludu Afşar.

“Aklından ne geçiyordu senin?! Koduğumun salağı!” cümlenin gerisini duyamamıştı Bener.

Hastanedeki incelemeden sonra üç kaburgasının kırıldığı ve vücudunun sol yanının çürüklerle dolu olduğu anlaşıldı. Acilen ameliyata alındı. Ameliyattan sonra dinlenmesi için odasına götürüldü. Afşar onu orada bekliyordu. Sadece birbirlerine sırıtmakla yetindiler. İki eski dostun arasındaki eski bir şakaymışçasına…

Afşar, yanında sadece bir gece kalabilmişti. İşleri olduğunu söyleyerek sabah ayrıldı. İki gün hastanede dinlendikten sonra ise Bener, taburcu edildi.

Hastanede dinlendiği sırada dövüşün üzerinde bıraktığı duygusal etkiyi uzun uzun düşünmüştü. İlk defa kendini bu kadar canlı hissetmiş ve devamını istiyordu. Hayır, istemek hafif kaçardı. Buna çaresizce ihtiyacı vardı.

İzmir’e geri döndükten sonra iyileşme sürecinden geçmesi gerekirken antremanlarına kaldığı yerden devam etti.

Nasıl bu kadar aptal olabilmişti?

Dört haftalık bir eğitimle nasıl kendine bu kadar çok güvenebilmişti?

Öfkeyle doluydu. Üç ay boyunca bu öfkenin kendisini yönetmesine izin verdi. Dövüş sırasında rakibini çözdüğünü düşünürken suratında beliren küçümseyici ifade sürekli gözlerinin önündeydi ve bu onu çileden çıkarıyordu. Artık sağlığını hiçe sayan bir çalışma programının içindeydi. Bütün varlığı sadece buna yoğunlaşmıştı adeta.

Sıcak bir Haziran günüydü. Üzerinde usta bir terzinin elinden çıkma beyaz bir gömlek, beyaz kanvas pantolon ve Pierre Cardin marka siyah şeritli beyaz ayakkabılarıyla baştan çıkarıcı görünüyordu. Gittikçe şekillenen vücudu bir yana yakışıklılığıyla küçüklükten itibaren kadınların gözdesiydi. Forum Bornova’da, almaya çıktığı protein tozları ve esansiyel amino asitleri aldıktan sonra ılık akşamüstü esintisinin tadını çıkararak etrafta amaçsızca gezinmeye koyuldu. İkea’nın arkasından, Ege Üniversitesine doğru çıkan merdivenlerden tırmandı ve arabasını park ettiği yere yöneldi.

Villasına geri dönünce, protein tozlarından hazırladığı karışımı içtikten sonra yatmaya hazırlandı. Yatağına geçer geçmez uyudu ve bilinçaltı rüya orkestrasının yönetimini eline aldı. Dövüşünü dışarıdan izlerken suratındaki küçümseyici gülüşün gittikçe daha çok çarpıldığını ve bütün suratına yayıldığını gördü.

Ringdeki hali, dövüşü bıraktı ve ellerini ağzına götürerek dudaklarının kenarlarını yırtarcasına genişletmeye devam etti. Tırnaklarıyla yanaklarını yardıkça gülücüğün kelimenin gerçek anlamıyla kulaklarına kadar varmasını Bener, korkulu gözlerle izledi.

Kibrinin karşısında biçim bulmasını izlerken rakibi ona yaklaştı ve kendisinin bıraktığı yerden suratını parçalamaya başladı. Yumruğuyla göğsünde açtığı yaradan çıkardığı kaburga parçasının keskin ucuyla, gülüşünü aşağıya doğru genişletmeye devam etti. Bu noktada uyanmıştı. Terden sırılsıklamdı.

Yenilgisini ve aptal kibrini unuttuğunu düşünürken aslında o günden beri çalışmasının arkasındaki tetikleyicinin bunlara duyduğu öfke olduğunu işte o zaman anladı. Bu düşünceler adeta bir anafor gibi zihninde dönüp dururken, tekrar uyuyabilmesi söz konusu bile değildi.

Günler geçtikçe kafes dövüşünü ve yenilgisini giderek bir saplantı haline getirmeye başladı. Günün hiç bir anında onu rahat bırakmayan bu düşüncelere gömüldükçe, gittikçe daha saçma olasıklıklar gözüne olası gelmeye başladı. Bütün zayıflıklarının nişanesi olan o mekanı ve o rakibi ortadan kaldırma düşüncesi zihnini ele geçiriyordu. Böylece günahlarından arınmış bir şekilde yeniden doğabilme fikri, zihnine ilk tohumlarını attı.

Her ne kadar aralıksız çalışsa da rakibinin seviyesine, içindeki intikam ateşi sönmeden yetişemeyeceğini biliyordu. Ayrıca rakibiyle yetinmeyerek o depoyu da yerin dibine gömmeliydi. Babasının yönetim kurulundaki hisse senedi çoğunluğunu elinde tuttuğu, bir aile şirketi olan Demirkan Holding’in, silah sanayisinde de pastanın büyük bir dilimini elinde tutan bir sanayi şirketi vardı. Belki orada havaalanı güvenliğinden geçirebileceği türden patlayıcılar bulabilirdi.

Ama şirkete sızması imkansızdı.

Belki de içeriden birisini ayartabilirdi? Oranın Ar-Ge departmanının başında bulunan Büke Islıkçı’nın son derece egzantrik olduğu ve misantropisi ile çalışanlarına terör estirdiğini duymuştu. Onu acaba kendisine bir suç ortağı yapabilir miydi? Denemekten zarar gelmezdi. Büke suç ve suçluya yataklık edilmesi önerisini polise ihbar edecek olursa her şeyi inkar edebilir ve onun akıl hastalığı geçmişine atıfta bulunabilirdi.

Ertesi gün Büke’nin sekreterinden bir görüşme koparmayı başarabilmişti. Kemalpaşa sanayi bölgesine doğru arabasıyla yola çıktı. Bir saat sonra oradaydı. Kalkan Arms binasının önünde durdu. Haşmetiyle göz dolduruyordu. Kendisini lobideki danışmana tanıttıktan sonra bir yaka kartı ile güvenlik turnikelerinden geçti. Asansörle onuncu kata doğru çıkmaya başladı ve vardığında ise ofise doğru yürüdü. Sekretere geliş amacını söyledikten sonra içeriye geçmesi söylendi.

“Hoşgeldin! Buraya adım atman benim için beklenmedik bir olay! Neden geldiğini anlatmanı hevesle bekliyorum.” diyerek elini uzattı Büke. Aslında kendisi, babasından nefret ederdi ve oğlunun buraya gelmesini bir koz olarak kullanmayı düşündüğünü sezinliyordu.

Onu ele geçiren saplantı hakkında konuşmaya başladı. İlk başlarda delinin teki gibi gözükmek istemediğinden dolayı kelimelerini özenle seçiyordu ama konuşma ilerledikçe kendi çoşkusu karşısında şaşkınlığa uğradı. Saplantısını ve onu kıskıvrak avucuna almış olan utancını “adalet dağıtma ve yasadışı bir suç çetesini çökertme” gibi söylemlerle meşrulaştırmaya çalıştığının farkında değildi.

Dövüşmenin ve bunu “yüce” bir amaç uğruna yapmanın tatmininden bahsederken adeta huşuyla dolmuştu. Konuşmanın sonlarına doğru kendinden memnun bir şekilde arkasına yaslandı. Beklenti dolu gözlerini ona yöneltti. Büke’nin ise bakışları bulutlanmış ve düşüncelerinde kaybolmuş gözüküyordu. Bener endişeyle, sessizce geçen saniyeleri saydı.

“Bu gece saat on ikide buraya tekrar gel.” dedi tüm dişlerini sergileyerek. Büke’nin gözlerindeki ürkütücü bakışı anlamlandırmaya çalışırken.

Büke ona kapıyı gösterdikten sonra elini uzattı. Elini bir pençeye sıkıştırmıştı sanki…

Evine geri döndü ve içerek geceyi beklemeye başladı. Artık düşüncelerini uzak tutma yolu olarak, onları içkiyle boğma düşüncesi esmişti aniden kafasına. Akşam sekizi gösterdiğinde ise artık buna bir son verdi. Kendisini soğuk duşa girmeye zorladı. Saat on bire yaklaşırken kendisine gelebilmişti. Arabaya atladığı gibi soluğu Kalkan Arms’ta aldı. Güvenliğe gece yapacağı ziyaret önceden haber verilmişti. Başka bir şey sorulmadan içeriye alındı. Lobide onu Büke bekliyordu

“Beni takip et!” dedi Büke onu selamlamadan. Birlikte asansöre bindiler ve Büke rastgele biçimde kat tuşlarına basmaya başladı. Kat göstergesi Z3’ü gösterdi.

“Demek benim yardımımla yasa dışı kanun infazcısı olucaksın. Doğru anlamış mıyım?” diye sordu Büke.

“Evet. İdealim bu yönde.” diye yanıtladı Bener.

“Aslına bakarsan motivasyonların beni hiç ilgilendirmiyor. Sadece canı sıkılmış ve kahramancılık oynamak isteyen zengin şımarık bir velet olsan bile umrumda değil. Bu işe girme sebebim sadece prototiplerimi senin yardımınla deneyebilmek. Ürettiğim ve deneysel olan yüksek teknoloji ürünü silahlarla şirketin dayattığı gizlilik antlaşmaları yüzünden sahada yeterince verimli test edebilme şansı bulamıyoruz. Sen bir bakıma kobay farem olacaksın.” dedikten sonra gülümsedi.

“Ve aslında hissedarların yönettiği projeler o kadar hayal gücünden yoksun ve sıkıcı ki… Seninle daha eğlenceli şeyler yapabilirim. Kağıt üzerinde kalmaya mahkum olan silahları seninle beraber üretebilirim ve ah sonuçlar… Sonuçlarını görmek için sabırsızlanıyorum.”


Kafasını şiddetle iki yana salladı. Anılarının içinde kaybolmuştu. Halbuki önünde uzun bir gece vardı. Yine de bu işe ilk başladığı o depo patlamasını hatırladıkça hınzırca gülümsemeden edemiyordu. Oraya bir zavallı olarak girmiş ve ‘Melek’ olarak çıkmıştı. Kendisini yaratan o olayı, karargahına geri döndükten sonra; bu gecenin kutlaması için açacağı viski için saklamayı düşündü. Teçhizatlarını son bir kere daha kontrol ettikten sonra artık gece için hazırdı.

 

 

Can Berk Angı

Polisiye yazarlarını büyük bir kıskançlıkla izleyen , Cinayet Masası programıyla kahrolan bir şahıs. Yazar olma hayalleriyle yaşıyor ama oyun bağımlılığı ve üşengeçliği ve hiçbirşeye zaman bulamaması onu geride tutuyor.Kronik anksiyetesiyle işi evliliğe vardırabilmesi onun en büyük hayali

Leave a Reply

Nasıl Buldunuz?*

Your email address will not be published. Required fields are marked *