KURALSIZLAR CEMİYETİ – MARKALE PAZARI



1994 – Saraybosna / Yugoslavya

Tüm şiddeti ile sürmekte olan savaş, ikinci yılını henüz doldurmuştu. Şehir, Sırp kuvvetleri tarafından her yönden kuşatılmıştı. Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nin iki yıl önce ilan ettiği bağımsızlık bildirisini tanımayan Yugoslav hükümeti, halkı gafil avlamış; düzenli ordu ve ordudan bağımsız çetelerle köylere yapılan ani baskınlar sonucunda, adeta etnik bir soykırıma girişmişti. Tüm Dünya ülkeleri kınamalar yağdırıyor, yaptırım tehditleri savuruyordu. Tüm bunlara rağmen hayat, her zamanki gibi akmanın bir yolunu buluyordu bu güzel şehirde.

Eskimiş paltosu ile Samir, soğuk havaya aldırmadan evlerinin bahçesinde oynamaktaydı. Karlar henüz birikmemiş, yerler çamurluydu. Arkadaşı ile kartopu oynayacağı günleri hevesle bekliyordu. Şimdilik, elindeki şartlar ile yetinmesi gerekecekti. “Bugün, Cumartesi!” diye geçirdi içinden, plastik kamyonunu akmayan bahçe çeşmesinin etrafındaki mermerde gezdirirken. Koşturmaktan o kadar ısınmıştı ki neredeyse paltosunu çıkararak oynayacaktı. Annesi sık sık kızardı buna. Bütün yaşananlar yetmezmiş gibi bir de hastalıkla uğraşmak istemediğini söylerdi. Henüz altı yaşına yeni girmişti. Dışarısı evin içinden daha sıcaktı.

“Bugün, Cumartesi! Acaba yeni oyuncaklar geldi mi?” diye geçirdi içinden. Cumartesi demek pazara gitmek demekti. Annesi, hazır bir şekilde kapıda belirdi. Başını bağlamakla meşgulken, ayaklarını ayakkabılarına geçiriyordu.

“Samir! Hajde kuzum idemo!” diye küçük çocuğa seslendi. Babaları iş aramaya çıkmıştı. Hatırladığı kadarı ile babası sürekli iş arıyordu. Samir, plastik kamyonunu çeşmenin içine bırakarak koştu. Annesinin elini tutarak yola çıktılar.

Markale pazar yeri, çok uzaklarında değildi. Yolda, annesinin arkadaşı komşu teyze ve ablalar ile birleşerek bir grup halinde pazara doğru yürümeye devam etmişlerdi. Pazar alanı çok büyük olmasa da, yeri çok merkezi ve çeşitliliği boldu. Vardıklarında onları inanılmaz bir kalabalık karşılamıştı. İğne atsan yere değmeyecek bu kalabalıktan, pazarlık sesleri ve ürünleri tanıtıcı reklam çığlıkları yükseliyordu.

Samir, sebze yemeyi sevmese de tezgâhlardaki harika bir düzenle yerleştirilmiş dolmalık biberler, patlıcanlar ve çok daha fazlası, inanılmaz derecede iştah açıcı gözükmekteydi. Gözü bir yandan da oyuncak tezgâhlarını aramaktaydı. Buralar genelde, girdikleri yöne göre pazarın diğer ucunda olurdu.

Sebzeler, meyveler, kumaşlar, kıyafetler, oyuncaklar. Her şey rengârenkti. Belki de radyoda ve televizyonda takip ettikleri ve hatta birebir yakından yaşadıkları savaştan, yegâne kaçış yeriydi burası. Bir arada bulunma, bir şeyler paylaşma. Alışverişten çok ilkel bir dürtü ile yan yana durma, kalabalığa karışma içgüdüsüydü belki de insanları Markale pazarına çeken. İnsanlar rengârenkti, çeşitliydi. Hırvat, Boşnak, Hersekli, Sırp…

Annesi, pazarcı ile biber üzerine hararetli şekilde pazarlık yaparken alınacakların çoğu tamamlanmış durumdaydı. Oyuncakçıların olduğu tezgâhlar ileride Samir’e tatlı tatlı göz kırpmaktaydılar. Pazarın ötesinde, dedesini kahvehanede otururken gördü. Sevinmişti. Dedesi bütün gün burada arkadaşları ile oturur sohbet ederdi. Evdeki kamyonunu alan da dedesinden başkası değildi. Eve eli boş gelmezdi. Eski bir pehlivandı aynı zamanda. Zaferlerini, rakiplerini yere çalma anlarını defalarca anlatarak hem herkese ezberletirdi hem de bıktırırdı.

Artık düşlenen tezgâhlara doğru ilerlemenin vakti gelmişti. O da ne? Yeni oyuncaklar da mı vardı yoksa? Eli poşet dolu annesini, işiteceği bütün azarlamaları göze alarak istediği yöne doğru çekiştiriyordu. Annesinin arkadaşı teyzeler, ona gülüyor; ne kadar mutlu olduğu ile ilgili Boşnakça yorumlar yapıyorlardı. Annesi ise bir yandan kadınlarla sohbet ediyor, diğer yandan da “Sporo! Sporo!” diyerek Samir’e yavaşlamasını söylüyordu.

Bir ıslık sesi duyulmuştu. Yüksek bir ıslık…

Sonrasında ise şimşek çakması gibi bir gürleme. Yer aniden olağanca gücü ile sarsılmıştı. Samir yere düştü. Annesi ise olanlara anlam veremeden çökmüştü. Pazarda çıt çıkmıyordu. Minik bir toz dumanı yayıldı. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki insani refleksler bile nasıl tepki verileceğini kestirememiş; Markale pazarında adeta zaman, sekteye uğramıştı.

Islık sesi tekrar duyuldu. Sonra yine bir gürleme. Hemen arkalarındaki tezgâh parçalara ayrıldı. Toprak var gücü ile havaya yükseldi. Artık çığlıklar atılıyor, insanlar kaçışmaya başlıyordu.

“Loptu!” diye bağrışarak kaçıyordu pazarcılar. Annesi elinden çekiştirerek koştururken olanlara anlam veremiyordu Samir. Neden “top” atılması kötü bir şeydi ki? Samir de ortamın atmosferinden etkilenerek ağlamaya başlamıştı. Anlamsızlığa; yaşananlara mana bulamamaya ağlıyordu. Etrafını ve yaşananları taklit ediyordu. Dünya’yı bu şekilde kavrıyordu.

Patlamaların sıklığı artmıştı. Kalabalığı yara yara kaçışmaya çalışıyorlardı ancak meydan hıncahınç doluydu. Tezgâhlar havada uçuşuyordu. Samir’in suratı kıpkırmızı olmuştu. Sıcak bir ıslaklık hissediyordu. Garipti çünkü yağmur serinletmesi gereken bir şeydi ve kırmızı bir yağmur asla görmemişti. Şimdi, annesi tarafından kucağa alınıyordu hızla. Yükseldikçe çevreyi daha kolay görebilmişti. Kafasındaki pazar yeri imajı silinmişti çünkü manzara daha çok Kurban Bayramı’nı anımsatıyordu şu anda.

İnsanlar geçebilmek için birbirlerini eziyordu. Annesi, çocuklu olduğunu anlatarak inanlara yalvarıyor ancak o hengâmede sesini kimse duymuyordu. İleride dedesini, kahvehane içine girerken gördü. Siper almaya çalışıyordu. Patlama sesleri iyice yaklaşmış, artık adeta sağır edici yükseklikteydiler. İnsanlar, hamurdan yapılmışçasına patlıyorlar; havalara uçuyorlardı. Daha önce hiç böyle bir manzara görmemiş olan Samir için bu gerçekdışı bir deneyimdi. Hayranlıkla ve şaşkınlıkla, gözleri yaşlı bir şekilde izliyordu. Annesi ile birlikte yere yatıp siper aldılar.

Annesi, Samir’i kucağından indirdi. “Dedene koş!” diye bağırdı. Samir küçüktü ve hızlıydı. Aralardan geçebilirdi. “Ağlama! Koş! Dedene koş kuzum hajde!” Ufak bir itekleme ile arkasına bakmadan koşmaya başlamıştı.

Kahvehaneye yaklaşırken bir anlığına durup yaşlı gözlerle dönerek arkasına baktı. Annesi yerde yatmış halde, oğlunun güvenli bir yere geçmesini bekliyordu. Annesini hiç böyle görmemişti. Terli, kana bulanmış suratı, dehşetle bakan gözleri vardı. Karşısındakinin annesi olduğunu bilmese, gece uyuması için anlatılan korkunç hikâyelerdeki bir canavar olduğuna bir anda inanabilirdi.

“Anne!” diye seslendiği sırada annesinin olduğu noktada bir patlama daha oldu. Samir, geriye doğru düştü. Kahvehanenin camları patlamanın şiddeti ile  paramparça olup, yerlere inmişlerdi. Ortalığı kapkara bir duman sarmıştı. Samir, düştüğü yerden doğruldu. Dumanın ardından annesini görmeye çalışıyordu. İnsanlar yakarıyorlar, çığlıklar ile birbirini bulmaya ya da yardım istemeye çalışıyorlardı. Duman yavaş yavaş aralandığında annesi, bir önceki konumunda yoktu. Anlam veremedi. Donuk ifadelerle çevreyi incelemeye devam etti.

Artık ağlamıyordu. Oyuncak tezgâhları yerle bir olmuş; ucuz plastik oyuncaklar hala yanmakta ve erimeye devam etmekteydi. Yerler et parçaları ile kaplıydı. Kolları ve bacakları görünürde olmayan insanlar, amansız kulaçlarla bir yerlere varmaya çalışıyorlardı. Bir kaç dakika öncesinde burada bulunan düzenli pazar yerinden eser yoktu. Yıkılmış ve hafriyatı tamamlanmış bir bina kalıntısı denilebilirdi belki de yeni haline. Arkasına döndüğünde dedesini hemen kahvehane girişinin yanında siper almış şekilde gördü. Göz göze geldiler.

Roller değişmişti artık çünkü Samir o anda dedesinin, kendisinden daha çocuk gözlerle baktığını fark etti. Bunu Samir’in fark ettiğini ise dedesi de fark etti ve bakışlarına aniden yansıttı. Bu minik iris hareketleri, Samir için bu yaşa kadar öğrendiği şeylerden kat be kat daha çok öğreticiydi.

Sonraki günlerde Annesinin yası tutuldu, cenaze töreni yapıldı. Ortada gömülecek bir cenaze dahi yoktu. Bütün şehirde çok sayıda yaralı ve ölü olduğundan dolayı cenazeye çok az kişi gelmişti. Ninesi, malzemeler pahalı olduğundan dolayı yaklaşık on ya da on beş kişiye yetecek kadar helva kavurabilmişti. Cenaze günü gelen davet mektubunu babası, dedesine okurken Samir de bahçeden konuşulanları dinliyordu. Türkiye’deki akrabaları sonunda onları yanlarına aldırabileceklerdi. Gerekli belgeler ile kuşatmadan geçebilmek Sırp askerlerinin insafına kalmıştı. Yine de tek şansları buydu.

Babası, müjdeli haberi verirken gülüyordu. Böyle bir günde neden gülüyordu? Samir anlam veremedi. Annesinin gittiği günden beridir gülmemişti. Dedesi ise sadece donuk bakışlarla mırıldanıyordu:

“Strašna magla! Strašna magla!”

Yola çıkacakları günden üç gün önce dedesini, bahçedeki ahırda kendini asmış halde buldular. Cebindeki kâğıtta ise yine “Strašna magla!” yazıyordu. Tören yapacak vakit ve para yoktu. Hazırlıklar tamamdı. Sadece bir mezar yeri ayarlayıp gömdüler. Ağlaşıp üzüldükten sonra yol hazırlıkları devam etti. Bu tek şanslarıydı. Basit, insani ritüeller artık birer lüks konumundaydılar.

Günü geldiğinde, yola erkenden çıkmışlardı. Askerlerin kontrolündeki bölgeye yaklaştıklarında Samir, arkasına dönerek hemen aşağıda çok güzel bir vadide; adeta çölde bir vaha gibi duran bu güzel ve yeşil şehre son bir bakış attı. “Strašna magla!” diye mırıldandı. Hiç unutmayacaktı. Yaşadıklarını, kendine yaşatılanları…

Belgeleri onaylanıp kontrol noktasından, hevessiz ve sinirli askerler arasından geçerlerken, Sırp askerleri onlara insan değillermiş gibi bakıyorlardı. Babasının boynu büküktü, bir an evvel geçmek kurtulmak istiyordu. Ninesi ağır adımlarla, sanki yaşlılığını kendine ilişmesinler diye bir bahane olarak kullanmak istercesine ilerliyordu. Evde bundan daha dik ve hızlıydı hareketleri.

Bir tek Samir, başı dik haldeydi. Bir tek o, askerlere sanki asıl onlar insan değilmişçesine bakabiliyordu. Askerlerden birisi ciddiyetini bozarak güldü. Etrafındakilere “Çocuğa bak sen!” tarzında bir şeyler söyledi, yanındaki arkadaşının omzuna vurdu. Gülüşü isterik bir gülüştü. Çocuğun bakışları devam ettikçe, askerin suratı düşmeye mahkûm olmuştu. Samir işte o an, güçlü ve kararlı durduğunda; daha da önemlisi haklı olduğunda, altı yaşındaki bir çocuğun bile ürkütücü olabileceğini anlamıştı.

Günümüz

“Olaya karışan kadın ve adam yakalanmış, hastaneye götürülüyorlar şu anda kontrol için. Üçünü bir şahıstan bahsediliyor. Şehir kameralarından biri onu şans eseri çekmiş. Uçangözlerim onu takipte.” diye bağırdı heyecanla Gözcü, aracın arka tarafından. Melek aracı sürmekteydi. Demir Maske sürücü koltuğunun hemen yanında oturuyordu. Sabahın ilk saatleriydi. Güneş yeni yükseliyordu.

“Ne tarafa gidiyor peki?” dedi Melek.

“Bornova’dan ayrıldı. Dolmuş ile Altındağ tarafına gidiyor!” dedi Efsuncu; gözlüğündeki onlarca görüntüye boğulmuş Gözcü’nün cevap veremeyeceğini bilerek.

Haklıydı da, çünkü Gözcü, sanal gerçeklik gözlüklerine benzeyen ve kendi yapımı olan gözlüğü ile aynı anda bütün uçangözlerden gelen görüntüleri izlemek ve şüpheliyi takip etmekle meşguldü. Sosyal medya platformlarında anlatılanlara göre bu olayda gerçekten de bir gariplik vardı. Her şey aniden kararmış ve sonrasında ise çok güçlü bir ışık patlaması yaşanmıştı. Toplu bir histeri mi yoksa saçma sapan bir şey mi henüz kimse bilmiyordu. Yine de bu, ilk ortak çalışmaları için güzel bir spontane deneyim olacaktı.

“Şu anki hızımızla gidersek, yollar da boş… Tahmini varış on dakika! Artı eksi üç dakika!” dedi yolları iyi tanıyan Demir Maske.

“O zaman biraz daha hızlı gidelim değil mi?” diye cevaplayarak gaza yüklendi Melek. Araçları iki yandan kapısı açılabilen, transit bir araçtı. İçeride Gözcü’nün ve diğerlerinin ihtiyaç duyabileceği her donanım vardı.

Uçangözler, dolmuşu havadan takip ediyorlardı. Halkapınar ilçesinde, belediye otobüsleri başlangıç noktasını geçen dolmuş, Altındağ tarafına girmişti. Altındağ, çok büyük bir çoğunluğu balkan göçmeni olan bir semtti. Semt Mezarlığına yakın bir yerde şüpheli sendeleyerek dolmuştan inmişti.

“Çok yakınız! Yolun sonundan sola döner dönmez mezarlık karşımızda!” dedi Efsuncu.

Araç acı fren sesleri ile kayarak sola döndü. Şüpheli, arkasındaki yola kayarak giren araca ağır hareketlerle dönerek bakmıştı. Bir anlam veremedi. Garip giden araç, yine acil bir fren ile dibinde durdu. Herkes hızla inmeye başladı. Gözcü içeride kalarak uçangözlerini koordine ediyordu.

“Basın gidin bide sizle uğraşamam!” dedi şüpheli.

“Beyefendi, lütfen bizimle gelin! Polisin araştırdığı bir olaya dahil olduğunuz elimizdeki kayıtlarda görüntülerle birlikte var. Yetkililere teslim etmemiz gerekiyor sizi!” dedi Demir Maske. Melek, bu resmiyete gülümsüyordu.

“Hasta mısınız siz?”

“Lütfen! Zor kullanmak zorunda kalacağım yoksa!”

Melek araya girerek, “Adın nedir dostum?” dedi.

Gözcü, “Cenk Erlik” diye cevapladı aracın içerisinden. “Dosyalarına eriştim, yüz tanıma sistemimiz güzel çalışıyor. Sağol Melek!”. Cenk’in etrafında bir uçangöz, vızıldayarak uçuyordu.

“Ah önemli değil!” diyerek gülümsedi Melek. ‘Çak’ hareketi yapmak için elini uzatmıştı ama Gözcü’nün bizim bildiğimiz anlamda bakmadığı aklına gelince elini hızla indirdi.

“Bana nasıl ulaştınız? Kim adına çalışıyorsunuz?” diye bağırdı Cenk.

“Yeter artık! Gün ışığında ifşa olmak, rezil olmak için gelmedim buraya. İnsanlar toplanıp, polis gelmeden önce etkisiz hale gelmen lazım. Ya kendi rızanla tak şu kelepçeleri ya da ben takacağım!” diyerek elinde kelepçeler ile üstüne yürüdü Demir Maske.

“Gel tak bakalım nasıl olacak o!” dedi Cenk ve Demir Maske’nin elindeki kelepçeyi hızla tutarak Demir Maske’yi iteledi. Kelepçeyi artık kapmıştı. “Bakalım kim kimi kelepçeliyor!”

Melek, bastonunu Cenk’in yüzüne doğru savurdu. Kolu ile karşılayan Cenk, Melek’in midesine tekme savurdu. Melek, gafil yakalanmıştı geriye doğru sendeledi. Normalde böyle bir tekmeyi asla yemezdi. Demir Maske Yumruk atmak için hücum ettiğinde Cenk, onun bileğini kavradı, dizine tekme atarak yere yaklaştırdıktan sonra diğer elini de kavrayarak tekrar geriye itelemişti. Arkasındaki araçlarına çarparak duran Demir Maske, ellerinin kelepçeli olduğunu fark etti. Bulaştıkları kişi gerçekten eğitimliydi. Onu hafife almışlardı. Yine de bu bilebilecekleri bir şey değildi. Efsuncu, belindeki biber spreyine tam sarılırken; Cenk üzerine yürüdü ve ellerini sıkıca kavrayarak, kaldırıp araca doğru bastırdı. Efsuncu’ya iyice yaklaşmıştı. Efsuncu’nun maskesini inceleyerek gülümsedi.

Bir kaç saniyeliğine savunmasız kalan Efsuncu, Cenk’in hayalarına bir tekme salladı. İki büklüm olarak geriye sendeleyen Cenk’in suratına Melek de bir tekme savurdu. Demir Maske, cebindeki anahtarları çıkarmaya çalışıyordu. Yere düşen Cenk’in üzerine doğru hamle yapan Melek’i, Cenk’in ileriye doğru çıkarttığı bir tekme durdurmuştu. İnsanlar etrafta toplanıyorlardı. Balkonlara çıkıyorlardı. Video çekmek için kameralar çıkıyordu. Polis her an gelebilirdi.

Aniden bir silah sesi duyuldu.

Herkes donarak kaldı ve sesin geldiği yönü anlamaya çalışarak etrafa bakındılar. Mahallenin diğer ucundan gelmiş gibiydi ses. Yaklaşan bir motor sesi duyuluyordu boş caddede. İnsanlar bir şeyler mırıldanıyordu. Gittikçe artan bir uğultu…

Aralarındaki kavgayı unutarak, hepsi aracın diğer tarafına geçerek gelmekte olan motora baktılar. Demir Maske kelepçelerini yürüdüğü sırada açıyordu. Gözcü de araçtan inmişti.

İnsanlar karşılarında aniden yan yana dizilmiş siyah pardösülü, porselen maskeli bir kadın; bembeyaz şık bir smokin giymiş, bastonlu bir centilmen; ayna gibi parlak maskeli, motorcu kıyafetleri giymiş bir adam; gözünde oyunlarda kullanılan sanal gerçeklik gözlükleri olan ve sürekli etrafa bakınan başka bir adam ile saçı sakalına karışmış, yırtık pırtık kıyafetleri olan bir evsiz bulmuşlardı. Bu tipler, çok garip ve komik bir görüntü oluşturuyorlardı.

Yaklaşmakta olan motor sanki dumanlar içindeydi. Yanarak geliyor gibiydi. Kapkara bir duman yayıyordu etrafa. İşin aslı şu ki, motor sesi duyulmasa yaklaşmakta olan şeye kapkara bir sis denilebilirdi. Kalabalık mırıldanmaya devam ediyordu. Telefonları ile kaydetmeye başlamışlardı. “Raşnamakla” gibi bir şey diyorlardı. Motor yaklaştıkça sesler ve tezahüratlar artıyordu.

Hızla gelerek uzun caddeyi kateden motorlu kişi, hemen önlerinde; yaklaşık on metre kadar ötede durdu. Motor kontağı kapandığı anda, çıkan dumanın kenarlardaki püskürtücülerden yayıldığı anlaşılmıştı. Büyük ihtimalle aracı, hareket halindeyken ve özellikle geceleri gizlemek için yapılmış bir sistemdi. Dumanlar dağıldıktan sonra, koyu lacivert kostümlü, iri yapılı birisi araçtan indi. Göğsünde sarı renkte bir yıldız sembolü vardı. Maskesi sadece gözlerini kaplıyordu ve yine sarı renkteydi. Tezahüratlar artık daha anlaşılır olmuştu.

“Strašna magla! Strašna magla! Strašna magla! Strašna magla! Strašna magla!”

Kalabalıktan biri bağırdı: “Korkunç sis geldi! İşte şimdi yandınız serseriler!” Herkes alkışlamıştı.

Motordan inen kişi konuştu: “Benim semtimde insanları rahatsız etme hakkını nereden aldınız?”

“Senin semtin mi?” dedi Melek. “Sana ait olduğunu kim söyledi?”

“Yüz tanıması yapamıyorum maskeden dolayı!” dedi Gözcü.

“Benim adım Strašna magla! Ve şimdi nedenini anlarsınız.” dedikten sonra silahını çekerek Gözcü’nün uçangözlerini tek tek hiç ıskalamadan vurmaya başladı. Drone’lar, elektrik akımına yakalanmış kuşlar gibi aşağıya süzülüyorlardı.

“Yooo!” diye bağırdı Gözcü. Artık göremiyordu. Diğerleri donup kalmıştı. Gözcü dışında silah taşıyan yoktu aralarında. En azından bildikleri kadarı ile böyleydi. Demir Maske, defalarca Gözcü’yü bu konuda uyarmıştı; kullanmasını bilmediği bir ölüm aracını taşımanın ne kadar tehlikeli olduğundan defalarca dem vurmuştu.

“Ben bu mahallenin koruyucusuyum, bekçisiyim. Bu mahalleye sizin gibi serserilerin, torbacıların, hırsızların girmemesi için uğraşıyorum. Bu güzel göçmen insanların garantisiyim! Siz kimsiniz peki? Ne hakla burada olay çıkartıyosunuz?”

Alkışlar balkonlardan, kahvehanelerden yükseliyordu. Gözcü silahını çekti. Gözlüğündeki bakaç kısmını açmıştı. Uçangözler düştüğü için kendi gözleri ile görmesi gerekiyordu.

“Yaklaşma! Orada dur bakalım!”

Melek ise; “Ben dikkatini dağıttığım anda araca koşacağız!” diye fısıldadı herkese. Gözcü’nün silahının olduğunu o da bilmiyordu.

“Vaaay, silahları da var. Tam da dobro šte došli demek üzereydim ki, hoş karşılanma aşamasını şu anda geçtiniz. Tebrikler!” diyerek silahını doğrultmuş şekilde yürümeye devam etti Magla. Gözcü, hayatında hiç silah kullanmamıştı. Korkutma amacı ile taşıyordu. Ekipte silah taşıyan tek kişi oydu. Kavgada hiç iyi olmadığını bildiği için kendini bu şekilde güvende hissediyordu. Eli titremeye başlamıştı.

“Silahı çekiyorsan sıkacaksın moja deca! Yoksa ağlatırlar!”

Tam o sırada Melek bastonunu savurdu. Savurduğu sırada, tuttuğu başlık kısmındaki düğmeye basması ile baston içindeki patlayıcı jel topları serbest kalarak ileriye doğru merkezkaç kuvveti ile birlikte hızla fırladılar. Bu jeller nitrogliserin yüklüydüler. Bastonun kendisi zaten Bener’in, yani Melek’in sahip olduğu alt şirket gruplarından biri olan Kalkan Arms. Şirketinde üretilmiş bir prototipti. Şiddetli çarpma anında güçlü bir şekilde patlayabilirlerdi.

Etrafa savrulan toplar yüksek bir sesle, görevlerini başarı ile yerine getirerek patladılar. İnsanlar kaçışmaya; dükkânlara, evlerine girmeye başlamışlardı. Magla, ne olduğunu anlamamıştı. Zarar görmemiş ancak sersemlemişti. Toplar, onun ve motorunun arkasına uçuşmuşlardı. Etrafta da çok hasar yoktu. Başını geri çevirdiğinde, az önce karşısında duranların, araçlarına doluşmakta olduklarını gördü.

“Şimdi yaktım sizi!” dedi öfke ile ve yere sertçe vurarak ayağa kalktı.

“Lütfen bu aracın kurşungeçirmez olduğunu söyle!” dedi Efsuncu Gözcü’ye kapıyı olabildiğince hızla kapatırken.

“Ne? Şey… Evet öyle!”

Magla, üzerlerine bütün bir şarjörü boşaltırken; Melek motoru çalıştırmıştı ve adamın etrafından dolanarak kaçmaya çalışıyordu. Patlama sonucunda sağ taraflarında kalan mezarlığın duvarının bir kısmı kırılmış yola saçılmıştı. Dükkânların ise camları patlamış, onun dışında bir hasar yoktu. Araçları, duvar yıkıntılarının üzerinden sekerek geçiyordu. Aslında Melek, pek de kontrollü bir şekilde yapmamıştı bu fırlatma olayını. İlk görevleri tam bir fiyaskoydu.

“Geçerken motoruna çarp! Bu manyak Boşnak bi de bizi takip ederse yandık!” dedi Demir Maske.

Melek de dediği gibi yaparak motora çarparak geçti. Motor, bir kaç metre ileri sürüklenmişti. Dikiz aynasından baktığında altından akan bir sıvı olduğunu gördü. Depo patladıysa takip etmesi zor olacaktı.

Dışarıda ise motorunu hızla inceledikten sonra deponun delinmiş olduğunu gören Magla, bağırıyordu:

“Sakız! Sakız var mı?”

Dükkânlardan birine annesi ile sığınmış küçük bir çocuğa yöneldi. Dibinde diz çöktü.

“Hişşşşş! Sakın korkma ben kötü adamları yakalıyorum! Senin yardımına ihtiyacım var. Ağzındaki sakızı verirsen onları bu şekilde yakalayabilirim.”

Çocuk garipseyerek ağzındaki sakızı Magla’nın eline yavaşça tükürdü. Bu arada Magla cebinden yüz lira çıkararak çocuğun annesine uzattı.

“Yeni bir sakız alırsınız. Çok sağolun!”

Aldığı sakızı koşarak, motorunun deposundaki çatlak kısma yapıştırdı ve iyice bastırarak yaydı. Elinde kalan benzini muhafaza etmenin en iyi yolu buydu. Alkışlar eşliğinde motorunu doğrultup gaza yüklendi.

Henüz birkaç dakika geçmişti ki araçtaki sessizliği, dikiz aynasından yaklaşmakta olan kapkara dumanı gören Melek bozdu:

“Yuh! Hala peşimizde!”

“Ne!” diyerek irkildi Demir Maske. Aynaya baktığında bunun doğruluğunu o da görmüş oldu. Magla, ateş etmeye devam ediyordu. Aracın panellerinde, kurşunlardan dolayı hızla geniş bombeler oluşmaktaydı.

“Daha hızlı!” diye bağırdı Efsuncu.

“Adamda motor var her türlü yakalar bizi!” dedi Melek.

Garip bir şekilde Magla, hızla yavaşlamaya başladı. Gittikçe geri kalıyordu.

“Güzel! Benzinin çoğu boşalmış geride kalıyor!” diye içeriye haberi duyurdu Demir Maske.

Motor iyice yavaşladıktan sonra aniden durmuştu. Sarjörler de boşalmıştı. Magla, sinirle depoya birkaç kez vurduktan sonra arkadaki gözden polis telsizini çıkardı. Polis Merkezi’ne arabanın modelini ve karşılaştığı kişilerin eşkâlini tarif etti. Tabi bütün bunları dolaylı yoldan anlatıyordu. Çevreden böyle bir şikâyet gelmiş gibi aktarmıştı.

“Anlaşıldı Komserim!” diye cevapladı telsizin diğer ucundaki memur.

Saat neredeyse dokuz olmak üzereydi. Yanında yedek, minik bir benzin bidonu vardı zaten böyle durumlar için ayırdığı. Hızlı hareket ederse, eve zamanında yetişebilir ve mesaiye geç kalmazdı. Güne yoğun başlamıştı. Merkeze gittiğinde bu kişileri arşivlerden daha ayrıntılı araştırmayı planladı.

Magla tehlikesinden biraz uzaklaştıklarında Efsuncu sordu: “Herkes iyi mi?

Gözcü: “İyi… İyi…”

Melek: “Yok bişey bende!”

Demir Maske: “Süperim!”

Cenk: “Yok bişey bende de!”

Herkes aniden en arkada oturan Cenk’e dönmüştü. Melek, aracı neredeyse kaldırıma çarpacaktı.

“Harika! En azından şüphelimizi yakaladık!” dedi Demir Maske, alaycı bir biçimde. “Neydi o adam öyle? Terminatör gibiydi. Herkes de tanıyor ayrıca. Birden bizler kötü adam olduk!”

“Hiç bilmiyorum valla ben de senin gibi şoktayım.” dedi Melek.

“Harika bir ortak çalışmaydı arkadaşlar! Neredeyse ölüyorduk! İyi tarafından bakın, eğer ölürsek dünya’yı bizden kurtarmış olurduk! Bu da bir başarı bence!” diye devam etti Demir Maske.

“Yeter, maske! Hepimiz oradaydık. Profesyoneliz biz! Planlanmayan şekilde gitmiş olabilir işler ama artık ne ile uğraştığımızı biliyoruz ve sonuçta yine ekip çalışması ile bir şekilde kurtulduk!” dedi Efsuncu kızarak.

“Kız haklı abi. Güzel kaçtınız valla.” diye araya girdi Cenk.

“Sen sus! Aranıyorsun olum sen! Polise verecez seni farkında mısın?”

“Ha ha! Siz kimsiniz de beni polise veriyorsunuz abi? Asıl sizler aranıyorsunuz!”

Efsuncu araya girdi: “Nedense bana hak veren tek kişi ekipten olmayan birisi.”

“Tamam, şöyle yapıyoruz: ne yapacağımıza karar verene kadar Cenk bizimle geliyor. Olayı ondan da dinlemiş oluruz.” dedi Melek.

Kimse onaylamadı ancak reddeden de olmadı. Demir Maske, yüzünü diğer tarafa dönerek dışarıyı izlemeye başladı. Efsuncu, arkasına yaslanıp gerginliğini atmaya çalışıyordu. Cenk, olayın garipliğini komik bularak gülümsüyordu. Melek, baston’un tahrip edici gücüne çok şaşırmıştı. İçeriden sadece üç ya da dört tane jel fırlamıştı. Bunlardan on tane ile üç katlı bir bina yerle bir olabilirdi.

“Drone’lar için üzülen bir tek ben miyim? Günlerimi vermiştim onları yapmaya. El yapımı olmalarından dolayı takip edilmesinler diye parmak izi bile çıkarmadan yaptım!” diyerek sessizliği bozan Gözcü oldu.

O konuşmaya devam ederken Demir Maske, radyonun sesini gittikçe yükselterek açmaya başladı. Kimse onaylamadı ancak reddeden de olmadı.

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (1 votes, average: 5.00 out of 5)
Loading...

Abdullah Derin

GEEK

Leave a Reply

Nasıl Buldunuz?*

Your email address will not be published. Required fields are marked *