KURALSIZLAR CEMİYETİ – LIMOPOL



“Şairin de dediği gibi…” diye düşündü Demir Maske, motoru üzerinde Kordon devriyesi henüz bitmişken. Pasaport iskelesini geçmiş, Konak’a yaklaşıyordu.

İnsanlar, onu gördüklerinde adını bağırıyor; uzaktan resimlerini çekiyorlardı. Kamera flaşları, ayna gibi parlak alüminyum maskesinden, resim çekenlere tekrar yansıyor; bütün fotoğrafları bozuyordu. Neredeyse bir saate kadar güneş doğacaktı. Yaz günlerinin verdiği enerji ve sabah serinliğinden dolayı sokaklar, erken saate rağmen kalabalıktı. Birçok mekânda, gece hayatı yeni bitiyor; gündüzden korkan kimseler güvenli mekânlarına çekiliyorlardı.

“Şairin de dediği gibi, bu şehir bir araf adeta… ‘Limbo ve polis’ araf ve şehir… Ne de güzel kısaltmış ‘limopol’ diye.”

Yapmaya çalıştıkları şeye başlayalı henüz bir yıl bile olmamıştı. Yapmaya çalıştıkları şey neydi? Bunu bile tam kavrayabildiğini hissedemiyordu. Her şey ihtiyacı olanlara yardım etmek için basit eylemlerle başlamıştı. Yardımlara dikkat çekmek için kostümler giyinen insanlar türedi. Bu insanlardan bazıları mahallelerini daha güvenli tutmak için devriyelere başladı. Tutuklananlar da oldu; hiç bir yasayı çiğnemeden polise destek olan mahalle gözcüleri de oldu…

Her şeyin kesin, belirgin başlangıcını tam olarak bilmiyordu. Büyük ihtimalle televizyondaki bir haberdi.

Yasa dışı yollardan ve sağlıksız koşullarda, ölümle boğuşarak Ege’yi aşmaya çalışan mülteci teknelerini bulan; sahil güvenliğe haber veren, gerekirse onları kurtaran bir adam hakkındaydı bu haber. ‘Hızır Reis’ diyorlardı kendisine. Biraz da komikleştirilmiş olarak sunulan bu haberde, tanınmamak için kar maskesi takan Hızır Reis, belirgin bir Karadeniz ağzı ile konuşurken arkada komik bir müzik çalmaktaydı.

“Bu uşaklar kaçakçidur! Yaziktur gardaşım bu Suriyeli, Afrikali, Pakistanli midur nerelidur, bu insanlara… Bu insanlari doldurmişlar bi tekneye… Ha bu kadarcık tekne, içinde var ben sana diyeyum atmış kişi. Bunların parasunu alaysun, ümit vereysun, gandıraysun… Denizin orta yerine bırakaysun. Ha benden merhamet bekleme da!”

İnsanların bu şartlarda taşınmasına, dolandırılmasına üzüldüğünü ve balıkçı takası ile açılarak sahilleri gözlediğini anlatıyordu. Bir kaç tekneye atlayarak, silahlı insan tacirleri ile kapışmalarının hikâyeleri, efsane gibi dilden dile yayılmıştı. Adı büyük ihtimal kendi adıydı. Konuştuğu ağız çok belirgindi. Bunlara rağmen insanlar bu adamın hala maske takmasını komik buluyor, Hızır Reis haberleri için her gün gazeteleri, siteleri ve kanalları takip ediyorlardı. Yeni fenomen buydu. Herkes onu bulmaya çalışıyor; youtuberlar video çekmeye, gazeteciler haberlere konu etmeye çalışıyordu. Adeta ulusal bir eğlence ve merak kaynağı olmuştu komik şiveli balıkçı.

“Bi furdim teknelarina! Dedim ya beni takip et yahut ariyom çandarmayı polisi sen bilun silah zoruylan cideruz!”

Yaptığı şey ise komediden oldukça uzak bir işti. O da bunun farkındaydı. Cesaret gerektiren bir işti. Bürokratik işlerle harcanabilecek vakitte, ani sonuç almaya odaklanan; kendisinden geçmiş, başkalarını düşünenlerin yapabileceği bir işti. Kahraman olmuştu Hızır Reis… Yapması kolay ama çok az kişinin cesaret edebileceği şeyler yapmıştı. Tabi ki onu da bir yere kadar ‘kanunsuz’ yapabilen, yasalara aykırı şeyler. Çok kez tutuklandığından bahsedildi. Ama halkın sevgisi ve desteği onunlaydı. Aslında tek yaptığı yardım etmek ve sahil güvenliğe haber vermekti. Giriştiği diğer tehlikeler için kamuyu değil kendisini tehlikeye atıyordu. Yaptığı yardımlar ve cesaret ise hafifletici sebepler olarak kalıyordu. Büyük sorunlara dikkat çektiği ve cesaretini sergilediği için Belediye Başkanı tarafından plaket bile verilmişti.

Kahramanlar, yurdun her yerinde bir anda türediler.

Altı ay sonra Hızır Reis, müdavimi olduğu kahvehanesinde huzurla çayını yudumlarken yanlarından geçen bir araç tarafından kurşunlanarak -büyük ihtimal kaçakçılar ve insan tacirleri tarafından- öldürülmüştü. Failleri asla bulunamadı.

Kahramanlar, bir anda yok olmaya başladılar. Tutuklandılar, korkup vazgeçtiler. Şaka sona ermişti ve gerçeklik tüm çıplaklığı ile bir tokat gibi suratlara inmişti. Bu bir oyun değildi…

Çok azı aktif olarak çalışmaya devam etti. Bunlardan çoğu hiç bir olayla ilgilenmeden, durumu olmayanlara belirli aralıklarla yiyecek, giyecek ve çeşitli ihtiyaç malzemeleri dağıtıyor; bir diğer kısmı ise huzur evi, hastane gibi yerlerde yaşlılara yardımcı olup, hastalara destek oluyorlardı. Kimileri ise beline silah takıp eline sopa alıp milleti korkutmaktan, yasaları çiğnemekten başka bir şey yapmıyorlardı.

Demir Maske ve onun kategorisindekiler ise bambaşka bir hikâyeydi. Devriye gezip, gördükleri suçlara müdahale etmek dışında; peşinde oldukları araştırdıkları olaylar da oluyordu. Tabi ki her zaman polisler de yakalarındaydı.

Gözcü ve Efsuncu ile yine böyle olaylardan birinde tanışmışlardı. Gözcü, kendi ürettiği uçangözler ile kendi semti olan Hatay’ı, geceleri sıkı gözlem altında tutuyordu. Gözüne taktığı bir gözlük sayesinde bu drone’lardan gelen görüntleri onlarca ayrı ekran şeklinde eş zamanlı olarak görebiliyordu. Fahrettin Altay’dan Yeşilyurt’a kadar onun haberi olmadan kuş uçmazdı. Suç oranının, bu yıldırıcı etmen sayesinde oldukça düştüğü semtteki karakollar da bu durumdan pek şikâyetçi değillerdi aslında. Yine de yasadışı kişi ve kişilerle çalıştıklarını da kabul etmiyorlardı. Uçangözler, işlenmekte olan suçun birçok açıdan çekilmiş görüntülerini önce Gözcü’ye; sonra da emniyet güçlerine gönderiyordu Geceleri denk gelebileceğiniz irili ufaklı uçangözler, semt sakinlerini artık şaşırtmıyordu. En çok gelen şikâyetler özel hayatın gizliliği ile ilgiliydi. Ayrıca Gözcü, ruhsatsız silah taşımaktan da aranıyordu.

Efsuncu ise şarlatanların peşindeydi. Çeşitli kaynaklar kullanarak itiraf ve ifşa videoları yayınlıyordu. Kemeraltı ve gecekondu mahallelerindeki falcılar, medyumlar, cinci hocalar ondan korkuyorlardı. Müşteri gibi kılık değiştirerek gittiği bu mekânlarda gerekirse aylarca seanslara katılıyor, olayların iç yüzünü açığa çıkarmaya çalışıyordu. Devriyeye çıktığında giydiği kostüm ise dizlikler ile güçlendirilmiş bir tayt üzerine giydiği, kollarını tamamen kapatan deri ceket ve eldivendi. Sırtına siyah pardösü çekiyordu. Bunları, yüzüne taktığı ve sadece gözlerini açıkta bırakan bembeyaz, ifadesiz porselen bir maske ile tamamlıyordu. Saçları hep toplu olurdu.

Göztepe iskelesine varmıştı bile Demir Maske. Şehir dışına doğru gidiyordu. Eski bir müstakil evde buluşacaklardı. Buluşmaya, Gözcü tarafından davet edilmişti. Onu da Melek isimli biri davet etmişti. Daha önce adını duymuştu ancak hiç görmemiş, tanışmamışlardı. Bu tür dolaylı işleri sevmezdi ama merak unsuru daha ağır basıyordu. Zaten yeterince tedarikli ve tecrübeliydi.

Efsuncu da orada olacaktı…

Onun kimliğini öğrenip her şeyi mahvetmek istemiyordu. İstese de yapabileceğine inanmıyordu zaten. Efsuncu da çok sıkı çalışması ile ünlüydü. Onlarca tacizci medyum, dolandırıcı falcı yakalatmıştı. En son, geçen ay yaşadıkları olayda görüşmüşlerdi. Polis tarafından da aranılan bir dolandırıcı olan Medyum Tolga, Efsuncu’yu çeşitli kimyasallarla esir almış ve kimliğini öğrenmişti. Demir Maske ve Gözcü, Efsuncu’yu Medyum’dan kurtardıktan sonra kimliğini ifşa etmemesi karşılığında onu serbest bırakmışlardı. İlaç etkisinde olan Efsuncu biraz kendine geldikten sonra ayrılmışlar ve o günden beri de haberleşmemişlerdi. İyi olup olmadığını merak ediyordu.

Kafasında bu düşünceler ile şehir dışında, dikkat çekmeyen ve çevresinde insan barındıran çok az ev olan bir mahalleye varmıştı. Anladığı kadarıyla Gözcü tam olarak burayı tarif etmişti. Motorunu durdurdu, etrafa bakındı. Hiç bir işaret göremiyordu.

Daha sonra gittikçe artan bir vızlama sesi duydu. Bu uçangözlerden biriydi. Sesini nerede olsa tanırdı. Yaklaşık bir avuç içi genişliğinde olan drone, vızıldayan pervaneleri ile Demir Maske’nin göz hizasında, biraz ilerisinde asılı kaldı. Mesaj alınmıştı! Uçangözü takip etmeye başladı..

Göz O’nu, mahallenin en sonunda, ışıkları yanmayan bir eve getirdi ve sonra aniden yükselerek yok oldu. Motorunu durduran Demir Maske bahçe kapısından içeriye adım atarak giriş kapısına doğru yöneldi. Burada, uzun yıllardır kimsenin yaşamadığı ortadaydı.

Kapıya tam vuracakken, diğer taraftan açıldı. Karşısındaki Gözcü’ydü, hemen arkasında ise Efsuncu.

“Hoşgeldin.” dedi Efsuncu, gülümsüyordu. En azından, gözlerinden anlaşılan ifade porselen maskenin ardında gülümsediği yönündeydi. Bu Demir Maske’nin içini ısıtmaya yetti.

“Biz de seni bekliyorduk.”

“Biz?”

“Gözcü, ben ve Melek.” dedi Efsuncu.

“Melek ha… Tanıyalım bakalım şu arkadaşı.”

Eve girdiler. İçerideki eşyalar çok eskiydi ve ışık yanmıyordu. Gözcü, elindeki feneri açtı. Hep birlikte mutfak kısmına geçtiler. Burada, zeminde açık olan bir kapak vardı.

“Buradan mı ineceğiz? Bodrumda mısınız?” diye sordu Demir Maske.

“Evet, mümkün olduğu kadar gizlemeye çalıştık.” diye cevapladı Gözcü.

“Çalıştık mı? Ortada ne dönüyosa en son öğrenecek kişi yine benim galiba. Hep bir çoğul konuşuluyor.”

Aşağıya indiklerinde bembeyaz smokinli, 1800’lü yılları andıran büyük yuvarlak şapkası ve asası ile karşılarında duran biri onları karşılamaktaydı.

“Merhaba, Demir Maske. Ben Melek! Aramıza hoş geldin!”

Kollarını yanlara açıp odayı göstermekte olan Melek, heves ve neşe ile sırıtıyordu.

“Aranıza hoş mu geldim? Bir saniye sen bizim aramıza hoş geldin burada yeni olan bir tek sen varsın sanırım!” diyerek sitemini belli etmişti. “Ayrıca burası da neresi? Neden burada buluşuyoruz?”

“Sakil ol!” dedi Gözcü. Demir Maske beklenen tepkiyi vermemişti. Gözcü, Melek’e yönelerek devam etti.

“Demir Maske ile daha önceden birçok işte ortak çalıştık. Bu doğru, hayatlarımızda yeni olan sensin. Ona adapte olması için biraz zaman verelim.” daha sonra Demir Maske’ye döndü:

“Olay şu: Melek ile üç hafta kadar önce tanıştık. Kendisi… Nasıl diyeyim nüfuzlu birisi ve maddi kaynakları olduğunu da belirtiyor. Hatta belirtmekten çok gösteriyor da, şunlara bak!” dedikten sonra sağ tarafındaki düğmeye basarak, odanın geri kalanını ışıklandırdı. Demir Maske gördüklerine inanamadı. Odada birçok bilgisayar, monitör ve bir atölye için gerekli her alet edevat vardı. Ayrıca düşündüğünden de büyüktü. Beklenilenin aksine tek, gizli bir oda değil; bütün evin alt kısmını hatta bahçe kısmına kadar uzandığını tahmin ettiği geniş bir alandı. Şöyle bir göz gezdirdikten sonra:

“Eee? Sonra?” dedi.

“Eeesi şu; kendisi ile burayı kurduk bütün maddi desteği o sağladı. Her şey çok hızlı gelişti. Sonra Efsuncu’ya ulaştık; ardından hemen sonra da sana. Para, temiz para Maske! O’na güveniyorum. Ayrıca güvenmekten ötesi, kendim de araştırdım. Bir sorun yok. Her şey yasal.”

“Bu kadar parayı nereden buldun?” dedi Demir Maske, Melek’e dönerek.

“İstersen gizli kimliğimi de vereyim ne dersin? Kabul etmeliyiz ki bu güzel karşılamamıza neredeyse hakaret derecesinde davranan sensin.” diyen Melek, konuşurken bir yandan da yürüyerek; odanın ortasındaki büyük yuvarlak, ahşap masanın üstünden yarım bıraktığı belli olan şarap kadehini alarak içmeye devam etti.

“Kimliğini ben de bilmiyorum. Birbirimizin kimliğini de bilmiyoruz sonuçta ama güveniyoruz değil mi? Bu aletler çeşitli firmalardan ve derneklerden bağış adı altında gönderildi. Bambaşka bir adrese hem de! Hiç kimsenin oturmadığı bir adrese; şu anda yurt dışında olan bir aileye. Onların da rızasının olduğu bir mektupla da biz o adresten alıp buraya kurulduk. Başta ben de şüphelendim ama Melek, kendini yaptığı eylemlerle göstermiş birisi. Daha bir kaç ay önce çökerttiği yasa dışı dövüş çetesini hatırlasana! Günlerce haberlerdeydi.”

“Bilmiyorum…” dedi Demir Maske, Efsuncu’ya baktı. “Adam baloya gelir gibi giyinmiş! Bi tek benim mi dikkatimi çekiyo acaba? Ve sadece bi göz bandı takıyo. Çok da kimliğinin gizliliğini önemseyen biri gibi gelmedi.”

“Evet, bana da garip geliyor ama inan bir sorun hissetmiyorum. Egzantirik bir kişi…”

Şarabını yudumlayıp onları izlerken bu lafa sırıtmıştı Melek. Gözcü devam etti.

“O da bizim gibi! Bunu haberlerden takip ediyoruz, görüyorsun. Zaten üçümüz bir şekilde başladık gibi bir şey oldu. Seni tanıyoruz Maske! Seninle olmak istediğimiz için zaten özellikle çağırdık. Birlikte hareket etmenin vakti geldi.”

“Ahhh!” Melek başını tutup kısa bir masaj yapmıştı parmaklarıyla. “Artık oturabilir miyiz?”

Eliyle odanın ortasında duran, tepeden güzelce aydınlatılmış masayı işaret etti. “Lütfen!”

“Oturalım bakalım.” dedi Demir Maske. Etrafı inceleyerek ilerideki büyük yuvarlak masaya doğru gittiler ve sandalyeleri çekerek oturdular. Oturduktan sonra kısa bir soluklanıp; kadehini son bir dikişle bitiren Melek lafa girdi.

“Olay şu sevgili Maske’cim…”

“Demir Maske!” Lafı bölünerek uyarılmıştı.

“Peki! Demir Maske! O şey gerçekten demir mi bu arada? Demir kadar ağır durmuyor da…”

“Seni ilgilendirmez!”

Efsuncu, Demir Maske’ye öfke dolu bir bakış attı. Bunu gören Demir Maske, “Buyurun lütfen devam ediniz!” dedi alaycı bir biçimde.

“Her neyse… Olay şu arkadaşım: devriyeler atıyoruz, gayet güzel işler başarıyoruz suç sayısında azalma var. Caydırıcılığımız her geçen gün artıyor. Kolladığımız semtler belirgin bir şekilde daha güvenli. Ancak bunun yanı sıra, tıpkı antibiyotiklerle savaşan virüsler gibi suçlular da daha dikkatli, daha gizli olmaya; yeni yöntemler geliştirmeye başladılar. Peşimizde olan resmi otoriteler de cabası zaten…”

Gözcü, herkesin önüne birer tablet uzatarak, “Şu anki aktif olduğumuz yerler haritada işaretlenmiş durumda incelerseniz.” dedi.

Melek devam etti.

“Eğer organize çalışır işleri belli bir merkezden yönetirsek daha birbirimizden haberdar ve hızlı oluruz diye düşündük hepsi bu. Gizli bir örgüt değil, pijama partisi ekibi değil… Sadece ama sadece bu… Birbirimizi kollarız, destek çağırabiliriz. Kolayca yerimizi tespit eder, daha sistematik ve çözüm odaklı çalışabiliriz.”

“Yani hep iletişim halinde kalıp, ihtiyaç oldu mu yardım etme olayı?” dedi Demir Maske.

“Evet! Düşünsene Maske! Eğer buna daha önce başlamış olsaydık o gün Efsuncu’yu daha erken bulup, Medyum’u da elimizden kaçırmayabilirdik.” diye desteklemişti Gözcü.

“Haklısın aslında…”

“Haklı tabi!” diye devam etti Melek. “Önemli olaylara birlikte müdahale edebiliriz. Ciddi işlerde birlikte devriye atarız. Olasılıklar sınırsız!”

“Bu bilgi ağı benim için de gerçekten çok iyi olacak! Hadi Maske! Sana ihtiyacımız var. Sen de bizim gibisin bu içine işlemiş artık!” dedi Efsuncu. Gözleri ışıl ışıldı.

“Bakın arkadaşlar! Sizi bilmem ama ben bu işte kalıcıyım. Seviyorum, anlatılamaz bir mutluluk bu. Bütün imkânlarımı da sunmaya hazırım. Ne diyorsun Maske?” dedi Melek ayartıcı bir tonla.

“Demir Maske!” diye tekrar düzeltilmişti.

“Yüklü miktara bahse girerim ki yüzündeki o şey alüminyum.” diye karşılık verdi Melek, geriye yaslanıp sırıtırken.

Demir Maske, köşeye kıstırılmış; sıkılmış hissediyordu. Bir yandan da haklıydılar. Efsuncu’nun başına tekrar böyle şeyler gelmesine izin veremezdi. Sokaklar gittikçe kuralsızlaşıyordu. Onların da kural tanımaya pek niyetleri de yoktu zaten ama yine de iyi tarafta olduğunu bilmenin verdiği bir huzur ona devam etmesi gerektiğini her gece hatırlatıyordu. Melek’in yüzüne baktı. Gözlerinde, insanı rahatsız eden bir tekinsizlik; karanlık vardı. O’na güvenmiyordu ancak pek bir çıkış yolu da yoktu. Arkadaşları ile birlikte olup, oyun dışı kalmamasının tek yolu bu gibi duruyordu.

Gözlerini Melek’ten ayırmadan, “Tamam. Ben de varım!” Dedi. Melek’in yüzündeki sıradan ve sinir edici sırıtma yüzüne iyice yayılmış ve daha da onun şahsına has bir hal almıştı.

“İşte bu be!” Dedi Efsuncu. Kısa bir şekilde, hızlıca alkışlayıp; elini uzatarak Demir Maske’nin elini sıkmıştı. Demir Maske de, gecenin başından beri ilk kez gülümsedi.

“Al abi bu kulaklığın… Bununla iletişim halinde olacağız. Tablet sende kalabilir. Kulaklık ve onda GPS var. Nerede olursan ol konumunu bulabiliriz. Tabi ki istemediğin yerlerde kapatabiliryorsun. Evine kadar takip edilmeyeceksin, merak etme.” Derken Gözcü, kendi kulaklığını takmakla meşguldü bir yandan.

Arkadan bilgisayar aniden uyarı sesleri çıkarmaya başlamıştı. Hepsi birden, uğraşlarını bırakarak o yöne doğru baktılar.

“İlginç!” Dedi Gözcü. “Sanırım bir şey yakaladık.”

“Nasıl yani?” Diye sormuştu Demir Maske. Hep birlikte, yerinden fırlayıp bilgisayara koşan Gözcü’yü takip ettiler.

“Uçangöz sayısını, Melek’in de desteği ile son zamanlarda arttırmıştım. Artık Hatay, İnönü ve Fahrettin Altay semtleri dışındaki yerlere de en az bir adet devriye drone göndermeye çalışıyordum. Aynı anda da sosyal medyadaki belirli anahtar kelimeleri ayrıştırıp veri olarak toplayan bir yazılım kullanıyoruz.” Bir yandan da verileri analiz ediyordu. Bütün uçangözlerin gözlerinden görebildiği gözlüğü gece boyunca gözündeydi. Arkadaşlarının yüzlerini bile odadaki uçangözler’den gelen görüntüler ile görüyordu.

“Konuşurken gözden kaçırmış olmalıyım ama sanırım önemli bir olay yaşandı! Bütün bu uçangöz ve sosyal medyalardan gelen bilgiler alakalı ise derlenerek bize uyarı olarak gelmekte. Herkes yaşanan sıra dışı bir olaydan bahsediyor. Az önce olmuş.”

“Şey… Bu senin standartlarına göre bile biraz aşırı şekilde özel hayata müdahale gibi olmuyor mu?” Diye çekinerek sordu Efsuncu. Gözcü ona doğru döndü.

“Gözlemlemek suçu ciddi biçimde azaltıyor. Henüz suç eylemi başlamadan, insanları caydırıcı bir özelliğe sahip. Deneyimlerimle biliyorum.” Suratı Efsuncu’ya dönük olsa da, aslında kendi gözleri ile değil; odanın diğer ucundaki drone aracılığı ile O’na bakmaktaydı.

“Nerede olmuş peki?” Diye sordu Melek, merakla.

“Bornova! Bir kadına yapılan saldırıdan bahsediliyor. Parkta yaşanmış. Bir kaç el ateş edilmiş. Garip olan bir şey daha var! Anormal bir ışık patlaması yaşamışlar. Kısa süre yaşanan körlükler… Hastanelere çok sayıda müracaat… Serseri tipli, sarhoş bir adam…”

“Trafo patlaması olabilir ya da bir hayvan çarptıysa elektrik çarpması sonucu da yüksek miktarda ışık çıkabilmekte” Diye araya girmişti Demir Maske ve ekledi, “Tabi bunlar geçici körlük yapar mı emin değilim…”

“Bir bakmakta fayda var!” Dedi Efsuncu. “Aracı da test etmiş oluruz.”

“Aracımız mı var?”

“Evet, Maske! Evin arka tarafında park etmiş halde bekleyen, transit bir araç. Ahım şahım bir şey değil. Dikkat çekmemeliyiz. İşimizi görsün, ayağımızı yerden kessin yeter.” Diyerek cevaplamıştı Melek, Demir Maske’nin merakını daha da kamçılayarak.

Bilinmezlikten nefret ediyordu. Kontrol edilemeyen her parça, planın kaçınılmaz çöküşüne hazırlanmış bir davetiyeydi onun için. Efsuncu’ya olan zaafı ve bu işe olan merakı, kontrolün anbean onun ellerinden kayıp gitmesine neden oluyordu.

Gözü, ekrandaki olaya ait uçangöz resimlerinden birine takıldı. Baya uzaktan ve kötü bir görüş açısından çekilmiş, düşük çözünürlükte bir resimdi bu. Bir kaç bina gölgesi dışında ekran neredeyse bembeyazdı. Parlamanın doruk anı buydu belki de…

Beyazlığın ortasında, insan olduğuna yemin edebileceği; parlamadan fizik kurallarına saygısızca karşı koyar biçimde, neredeyse hiç nasibini almamış belli belirsiz bir silüet mi farketmişti? Gözlerini daha da kısıp ekrana yaklaşmak için yeltendiğinde…

“Haydi, o zaman! Zaman kaybetmeyelim yolumuz birazcık uzun sayılır. Şehrin diğer ucu!” Dedi Melek ve giderek masanın yanında bıraktığı bastonunu havaya atıp bir tur çevirdikten sonra kapıp çıkışa yöneldi. Hepsi, hızla eşyalarını alıp onu takip ettiler.

Dışarıda gün aydınlanmış, gece hayatı yeni bitiyor; gündüzden korkan kimseler güvenli mekânlarına çekiliyorlardı. Bu iki kavram ile pek ilgilenmeyen kuralsız kimseler için ise, yepyeni bir devriye şimdi başlıyordu.

 

Abdullah Derin

GEEK

Leave a Reply

Nasıl Buldunuz?*

Your email address will not be published. Required fields are marked *