KURALSIZLAR CEMİYETİ – DUVARDAKİLER

“Biraz daha eski evinizden bahset bakalım.” demişti doktoru.

“Anlatmıştım zaten başka detay aklıma gelmiyor.” diye cevaplamıştı Burcu. Gündüz olduğu halde perdeleri tamamen kapatılmış, flüoresan ışığı ile aydınlanmakta olan; kısa bir süre önce kapatıldığı açıkça hissedilen klimanın, serinliği ve ferahlığının kapladığı bir ofisteydiler.

“Tabi ki ayrıntıları hatırlıyorum. Garip olaylar oluyordu. Babaannenin her gece anlattığı hikayeler eni çok etkilemişti. Sanrılarının başlangıcının o dönemlere denk geldiğini düşünüyorum açıkçası. Kendini iyi hissettiğin bir gün olduğunu söyledin az önce. Bu tür fırsatları tekrar tekrar baskıladığın anıların üstüne gitmek için kullanabiliriz. Lütfen biraz daha bahsedelim şu eski köy evinizden.” diyerek ısrarcılığını belli etmişti doktor.

“İyi hissettiğimi mi söyledim?”

“Evet öyle dedin hatırlamıyor musun?”

“Şey… Ben…”

“Burcu! Kafan mı karışık? Devam edebilecek gibi misin?”

“Sanırım… Evet…”

“Güzel, şu anda neredesin sence?”

“Ofisteyim…” demişti dalgın biçimde etrafa bakarak. Kahverengi, kıvırcık saçları; arkadan bağlanmış olmasına rağmen yoluk yoluk görünmekte, sağdan soldan fışkırmaktaydılar. Göz altları ise, bir lokma uykuya muhtaç biçimde mosmordu.

“Evet ofisteyiz çok doğru, ancak oryante olduğunu anlayabilmem için daha geniş bir tanıma ihtiyacım var. Hangi kurumdayız gibi mesela?”

“Hastanedeyim… Sanırım…”

“Sanırım?”

“Hastanedeyim evet! Burası da sizin ofisiniz; doktor Tolga Bey. Tedavim için buradayım.”

“Evet! Harika. Buradasın ve bizimlesin, farkında olman çok güzel. Evinden bahsediyordun? Babaannenden?”

“Evet… Evim? Köydeki evimiz…”

“Aynen öyle!”

Babaaaaaaaaaaaaannnnnnneeeeen neeeeeeereyeeeeeeeee saaaaakkkkklaaaaadıııııııı?

“Efendim?”

Burcu, başka bir ses duyduğuna emindi. Yankılanan, tıslama şeklinde bir ses. Etrafına bakındı.

“Ben bir şey demedim. Lütfen devam et.” dedi doktor.

“Köy evindeydik. Her yazı orada geçirirdik. Tavuk ve civcivlerle oynar; bahçeyi sulardım. Babaannem bana hikayeler anlatırdı.”

“Ne tür hikayeler?”

“Burası çok soğuk olmadı mı? Klimayı kapatabilir miyiz?”

“Klima zaten kapalı Burcu’cuğum. İstersen camları açalım, dışarısı daha sıcak.”

“Hayır! Camlara gerek yok!” Parmakları ile, oturduğu rahat deri koltuğun kollarını sıkmıştı.

“Peki, devam et. Nasıl hikayeler anlatırdı babaannen, evinizde neler olurdu?”

“Evimizde çok garip olaylar olurdu. Eşyalar… Hep farklı yerlerdeydiler. Yani akşam nereye koysak, sabah başka yerde bulurduk onları. Evde sadece iki kişiydik. Babaannem ve ben. Babaannem, namaz kılarken televizyonu kapattırırdı. Mahallenin kedilerine her akşam bir tas su koyardım kapı önüne.”

“Bir dakika… Yazları babaannemde geçirirdik demiştin. Çoğul kullandın. Annen ve baban neredeydi?”

“Kim?”

“Annen ve baban Burcu. Lütfen biraz daha odaklan.”

Neeeeeereeeyeeeee sakladııııı onlarııııı? Yorganların altına mı? Saaandığa mı? Ahıra mııııııı? Gömdü mü yoksaaaaaa? Hala evdeler miiiiii? 

“Bi ses duydunuz mu?”

“Sesler mi duyuyorsun? Ne diyorlar?”

“Hiiiç… Kafam karıştı galiba.”

“E devam edelim o zaman. Babaannem diyordun, deden vefat etmişti miras bırakarak.”

“Miras… Dedem ben doğmadan önce ölmüştü. Miras vardı evet. Satılan tarlalar ve bir dükkandan kalan para. Her sabah kaplar bom boş olurdu. Tüm suyu içer her koyduğumu yemiş olurlardı. Babaannem çok kızardı. Onları alıştırdığımı söylerdi.”

“Deden varlıklı bir adam mıydı?” diye devam etmişti doktor.

“Dedem… Ben doğmadan önce ölmüştü. Bilmiyorum. Korkunç masallar anlatırdı babaannem. Evde gölgeler görürdüm. Babaannem’e söylediğimde ise bana kızar sustururdu. Hacı’dan gelmiş zemzem suyu vardı mutfakta. Burası gibi serindi, bir yaz öğleden sonrasıydı. Gölge görmüştüm küçük odaya doğru süzülen. Oyuncaklarımla oynuyordum, ürperdim ama korkmamıştım. Eve giren yabancı bir insan görmüş gibi Babaannem’e seslendim. Bana kızdı. Gidip mutfaktan üzerlik otu yaktı. küçük odada bir kaç tur attı. Mırıldanıyordu. Çıktı ve odayı kilitledi. Tekrar mutfağa girip bana bir bardak zem zem suyu içirdi. Ben içerken dua ediyordu.”

“Çok ilginç. Daha önce hiç bu kadar detaylı anlatmamıştın bu olayı.” dedi doktor gülümseyerek.

“Daha önce anlattım mı bunu?” diye sordu Burcu şaşkınlıkla.

“Elbette. Son üç yıldır sürdürdüğümüz tedavinde çok uzun yollar katettik. Açıkçası ilerlememiz beni son zamanlarda mutlu ediyordu ancak bugünkü açılman gerçekten büyük bir atlayış oldu. Senin adına çok mutluyum. Yine de çocuk olan sen için üzülmekten kendimi de alamıyorum. Sence Babaannen kendi psikolojik sorunlarını sana mı yansıtıyordu?”

“Nasıl yani?”

“Yani tarif ettiklerinden anladığıma göre Babaannen başka bir şeyin korkusunu daha ritüelistik ve mistik bir hale getirmişti. Daha açık olmak gerekirse, gölge gördüğünü sanmıyorum Burcu. Babaanne’nin oluşturduğu mistik atmosfer ve yalancı gerçeklik seni bu anını bu şekilde güncellemeye itti. Buradaki asıl sorun o odada ne vardı?”

“Küçük odada yorganlar, sandık, nevresimler vardı.”

Doktor, dediklerini not alıyordu.

“Benim görüşüme göre orada görmeni istemediği, sana yasak olan bir şey vardı ve sen de o odayı görme isteğini; yani yasak olan bir şeyi zihninde daha gizemli ve mistik bir şey olarak yansıttın. Odaya giren ya da çıkan bir şey yoktu belki de hiç böyle düşündün mü?”

“Bilmem… Belki de… Olabilir…” Kafası iyiden iyiye kararmış; midesi kalkıyordu. Başını çevirerek çalışmayan klimaya baktı, oda gittikçe soğuyordu. Burnunda çok garip bir koku duyuyordu. Çürümenin kokusu…

“Hikayelerden devam edelim…” dedi doktor ona biraz zaman tanıdıktan sonra.

Aaaaahhhhhh ! Saaaannndıkkkktaaaalarrrr! Biiliiiyorummmm! Hissediyorummm! Senin bildiğinnn herrrr şeyyiiii bilirizzz! 

Yine o ses! Ancak bu sefer doktora bahsetmek istememişti. Tedavi iyi gidiyorsa ortalığı bulandırmaya gerek görmüyordu.

“Bir akşam, cam kenarındaki sedirde yatıyordum. Televizyon izliyordum. Bababannem yatmamı istemişti. Dinlemedim. Sonra yatmazsam beni gelip götüreceklerini söyledi. Başta korkmadım gülmüştüm. ‘Gül sen gül!’ dedi. ‘Duvarda oturanlar kaparsa görürsün!’ O kadar korkmuştum ki, televizyonu kapatıp yorganın altına gömülmüştüm.”

“Sence bu yaptığı doğru muydu peki? Senin yaşındaki birini böylesine korkutmak?”

“Hayır değildi. Kendimi çok kötü hissetmiştim.”

“Öyle hissetmekte de haklısın. devam et bakalım.”

“‘Duvarda otururlar, meraklı çocukları gözleyip gece kaçırırlar’ demişti. Kendini, yanında yattığım pencereden dışarıya, duvarın üstüne bakmamak için zor tuttuğumu hatırlıyorum. Babaannem, çoktan uyumuştu. Hiç cesaretim olmamasına rağmen, karşı koyulamaz bir merakla yorganın altından çıkarak; yavaş yavaş kafamı yukarıya doğru uzattım. evin hemen karşısında yaklaşık dört, beş metre ötede bahçe duvarımız vardı.”

“Baktığında ne gördün?”

Odadaki çürük kokusu iyice yayılmıştı. Çürümüş ve artık neredeyse sıvılaşmış bir yiyecek kokusu gibiydi. Kendini toparlamaya çalıştı.

“Gözlerime inanamamıştım. Oradaydılar!”

“Kimler Burcu?”

Yeterrrrrrr! Öğrendikkkkkkkkkk zaaaateennnnn! Biiiittttiirrrrrr işşşiiiiiniii! 

“Duvarın üzerinde, insanlığa çok uzak iki varlık vardı. Tüysüz çıplak derileri ay ışığında beyaz ve kahverengimsi renklerdeydi. Bir insana göre anormal ve absürt boyutta, büyük el ve ayakları vardı. Kafaları ise kocamandı; patates gibi eğri büğrüydü. Böyle kafaları, o incecik yılan gibi upuzun bedenlerin taşıması fiziksel olarak imkansız gibiydi. Ağızlarından salyalar akarak, iri ve sonuna kadar açık; kırpmadıklarına adım gibi emin olduğum gözleri ile bakıyorlardı. Sanki bir televizyon izler gibi, çok ilgi çekici bir olaya şahit olurcasına bakıyorlardı.”

“Nereye bakıyorlardı peki?”

“BANA!” diye bağırmıştı Burcu. “Onları izlediğimi bilerek, beni görerek… Sanki çıkmamı yüzyılladır bekliyormuş gibi bir haz ile o alık ifadelerini bana dikerek; direk gözlerime ve oradan da ruhuma bakıyorlardı.”

“Peki sen ne yaptın?”

“Ay ışığının aydınlattığı odamızda, dehşete kapılarak var gücümle perdeleri çektim. Çığlık atamıyordum. Babaannem ise hareketlenmem ile uyanmıştı. Fırlayıp küçük odaya koştum. Babaannem peşimden geldi.”

“Farkındaysan başına ne zaman ilginç bir şey gelse anıların, seni bu odaya götürüyorlar. Devam et…”

“Odaya koşup saklanmak istedim. Büyük sandık dikkatimi çekmişti. İçini zorla açıp kendimi içeri atıverdim. Babaannem arkamdan ‘Hayır! Çık oradan’ diye seslenmişti.”

Güzzzeeeellllll! Sandıkkkkkkk! Devammmm etsinnnnnnn!

“Sandıkta ne vardı Burcu?” diye öne eğilerek ve not defterini kenara bırakarak sordu doktor, tüm dikkati ile.

“Yorganlar, havlular, nevresimler… Babaannem kapağı açtı ve beni çıkarmaya çalıştı kucağına alarak. Direniyordum. İçerideki havlulara sarıldım. Sanırım çıkarken kendimle birlikte birkaç tanesine daha sürüklemiştim. Dışarı çıkardıklarımın arasından bir şeyler yere düşmüştü.”

“Ne düştü?”

“Babaannem beni bırakıp koşarak bir kaç adım ötedeki ışığı açtı. Yerde altınlar vardı, bilezikler, paralar.”

Ahhhhhh! Hakkklıydımmmmmm!

Doktor gülümsüyordu. Çürük kokuları artık doruğa ulaşmıştı. Burcu’nun başı dönüyor, karnına kramplar giriyordu. Odaklanmak artık onun için çoktan unutulmuş bir kavramdı.

“Kısa süren şaşkınlıktan sonra evden kaçmak istedim.” diyebildi güçlükle. “Dışarıya çıkmak için ön kapıyı açtığımda…”

Aniden doktor kaybolmuştu. Şu anda odada yalnızdı. Hiç bir şeye anlam verememişti.

Ayağa kalktı, doktorun koltuğunun etrafında bir tur attı.

Buuuuurrrrcuuuu! Geceeee yaaaalllnıssss dolaaşırkeeenn karanlıkkktaaaaaa, ardındannn gelennnn sesss benimmmm Burrrcuuuuu! Ahhhhhğğğğhhh! Ürperdiğinnnndeeeee kolunaaaa dokunannn benimmmmmmmm!

Ürpermişti. Tüyleri diken diken oldu. Olanlara anlam veremiyordu. Bu güzel döşenmiş, konforlu bembeyaz oda, ne zaman bu kadar korkunç bir hale gelmişti?

Geriye doğru çekildi. Sırtının pencereye dayandığını hissetti.

Tam o sırada arkasında, perdeleri sıkı sıkıya çekilmiş pencereden bir ses geldi. İrkilerek döndü. Biri cama vuruyordu. Aralıksız devam eden ritmik olmayan cılız bir vuruş. Sanki can çekişen bir varlık içeri girmek istercesine bir vuruş.

Perdeyi açmak istemedi ancak kendisini kontrol edemiyordu. Gözlerinden yaşlar akıyor; yine de ellerine hakim olamıyordu.

“Lütfen! Yalvarırım!” dedi hıçkırıklar içinde, eli perdeyi henüz aralamaya başlamışken.

Kulaklarına bir çınlama yayıldı. Bayılıyordu.


“Efsuncu! Efsuncu kendine gel!” dedi çok uzaklardan bir ses. “Gözcü! O’nu uyuşturmuşlar… Adrenalin… Kolunu aç…”

Kelimeleri zar zor yakalayabiliyorken yavaş yavaş kendine gelmeye de başlamıştı. Fısıldayarak:

“Demir Maske!” diyebildi. “Nasıl bildin burada olduğumu?”

“Gözcü, uçangözlerinden biri ile seni takip ediyordu. Bu binaya girdiğini gördük.”

Zorla ayaklandı. Bilinci yerine gelmişti. Etrafa bakındı.

Tozlu, kapkaranlık; içinde çeşitli garip maddeler bulunan kavanozlarla dolu raflar, yerlerde hangi canlıya ait olduğu belli bile olmayan et parçalarının olduğu depo benzeri bir yerdi. Yüzündeki, beyaz porselen maskesini eliyle kontrol etti. Yerindeydi.

Bu binaya girdiğini hayal meyal hatırlıyordu. Birini takip ediyordu. Kötü birini…

“Senin ünlü medyum, biz olmasak seni mahvedecekmiş anlaşılan.”

İleride, siyah deri ceketli ve motorcu botları olan bir kişi ve yerde; kafasına silah dayanmış, yatmakta olan adamı gördü. Silahı tutan kişi Gözcü’den başkası değildi; yerdeki ise doktor Tolga… Diğer adı ile Medyum Tolga.

“Beni uyuşturmuş mu?”

“Evet. Saldırmadan önce ne olduğunu anlamak için biraz dinledik. Çeşitli esanslar ve damardan verdiği maddeler ile seni bir tür trans haline soktuğunu düşünüyoruz. Amacını anlamadık.”

“Altınlar… Hastahane… Babaannem…”

“Hımmm. Bunlar senin için eminim anlamlı ama bizim için rastgele kelimeler sadece. İyi olduğuna sevindim.” diyerek gülümsedi Demir Maske.

“Medyum’un ellerini, ayaklarını bağladım. Polisi arıyorum hemen. Buradan uzaklaşalım.” dedi Gözcü.

“Altınlar… Bababannem’in altınlarının peşindeydi. Beni hipnotize ederek zihnimi okumaya çalıştı. Hastanedeydik. Zihnime fikir aşılamaya çalıştı galiba. Bir dakika… Kimliğimi biliyor!”

“Herkesin bir sırrı vardır güzelim! Beni takip ettiğini bin metreden anlamıştım. Hazır elime geçmişken o küçük kafanda neler var görmek istedim.” dedi Medyum.

“Seni sapık manyak! Senin gibileri deşifre etmek için uğraşıyorum. Topluma zararlısın ve akıl hastasısın haberin var mı? Kendi kendine farklı, korkutucu sesler çıkartarak konuşuyordu benimle hipnoz sırasında. Yaptığın her şey ilaç ve çeşitli düzenekler kullanılarak; belli bir ortam sağlanarak oluşturulan bir şov sadece. Sizin gibi umut tacirlerinin yakasında olacağım!” dedi Efsuncu, ayaklanırken.

“Farklı sesler mi?” diyerek kahkahayı bastı Medyum. Şaşkınlıkla ona bakakaldılar. “Güzelim, anlayamadığın ve anlayamayacağın o kadar şey var ki… Henüz kendini bile tanıyamamışsın. Bütün bu gördüklerine ve yaşadıklarına rağmen hala inkar içindesin.”

Efsuncu, kolunu Demir Maske’den hızla çekerek Medyum’un üzerine yürüyüp suratına güçlü bir tekme patlattı. Oda inanılmaz şekilde tiksindirici kokmaya devam ediyordu. İçeride pis bir toz bulutu vardı. Belki ki burası Medyum’un ayinlerini ve büyü ritüellerini yaptığı yerdi.

Geriye doğru düşen Medyum, o sinirle kahkaha ile karışık bir şekilde “ARGGGGHH!” bağırdı ve ağzındaki kanı yan tarafına tükürdükten sonra dirsekleri ile destek alarak doğruldu.

“Ufak eğlenceniz bitti ise olacakları söyleyeyim. Arkadaşınızın kimliğini biliyorum gençler! Yapılacak şey basit. Kendisi sert zanneden, başıma silah dayamış arkadaş polisi çağırmayacak bu bir! İkincisi ise, buradan yürüyüp gideceğim ve bunlar olmamış gibi davranacağım; karşılığında ise kimseye bir kelime etmeyeceğime güvenebilirsiniz. Tabi siz hatırlatacak eylemlerde bulunmazsanız ben de hatırlamam.” derken sırıtıyordu.

Efsuncu, Demir Maske’ye baktı. Medyum haklıydı. İfşa olmak büyük bir tehlikeydi. Eğilip, Medyum’un yakasına yapıştı:

“Ailemden ve benden uzak duracaksın tek kelime etmeyeceksin!”

“Hay hay güzelim. Benim görevim insanlara hizmet zaten. Müşterilerimle her zaman tam bir gizlilik ile çalışırım.”

“Midemi bulandırıyorsun!” iğrenerek bakmıştı Medyum’a.

“Hadi gidelim yapacak bir şey yok! Elimize umarım tekrar düşmezsin!” dedi Gözcü. Pervaneleri vızlayan minik uçangözü, odanın içinde etrafı kolaçan ediyordu. Diğer beş tanesi ise binanın etrafında, kendilerine önceden belirlenmiş devriye hatlarında dolanıyorlardı.

Olası bir sorun halinde Gözcü’ye hareketi algılayan sinyalleri ile bildireceklerdi. Gözgü onların bakış açısındaki her şeyi, taktığı sanal gerçeklik gözlüklerine benzeyen aygıt ile resim içinde resim olarak görebilirdi. Bu, televizyonunuzla aynı anda bir çok ayrı kanalı izlemek gibiydi. Hareketli bir güvenlik ve gözlem sistemi…

“Beni rahat bırakırsanız bozuşmayız aslanım hadi naş naş!” dedi Medyum. Yakınındaki keskin bir obje ile ellerindeki plastik bağı çözmeye çalışıyordu.

Efsuncu, Demir Maske’nin koluna girdi ve çıkışa doğru yürümeye başladılar.

Medyum, bir yandan bağını çözmeye çalışıyor diğer yandan ise arkalarından bağırıyordu.

“ONLARI GÖRDÜM! SEN ANLATAMASAN DA GÖRDÜM! ONLARDAN KAÇAMAZSIN! HER PERDEYİ AÇTIĞINDA, HER KAPI AÇIŞINDA KARŞINDA OLACAKLAR! ARKADAŞLARINA ANLAT NE GÖRDÜN? HA HA HAHA HA! KAPIYI AÇIP ÇIKARKEN NE GÖRDÜM EFSUNCU?”

Gözcü de arkadan geliyordu. Silahını, kapıdan çıkana kadar Medyum’un üzerinde tuttu. Çıktıktan sonra, bütün bu olay boyunca başlarında küçük bir arı gibi vızlayan ve kendi yapımı olan drone ise binanın tavan çatlaklarından birinden hızla geçerek kayboldu.

“Seni baya sarstı galiba?” dedi Demir Maske, dışarı çıktıklarında.

Sertleştirilmiş alüminyumdan yapılmış, ayna kadar parlak bir maskesi vardı. Halk, ona Demir Maske diyordu. Geceleri, sahil kenarları ve Kordon’da devriye gezmesi ile bilinirdi. Uzakta onu bekleyen motoruna doğru yöneldiler.

“Evet. İyi ki zamanında geldiniz teşekkür ederim. Tek başıma takılmak hataydı. Onu hafife almışım.”

Yaşananlar, Burcu’yu derinden etkilemişlerdi.


Burcu, o yaz tatilinde; köydeki evlerinde, gece ürküp kaçtığında kapıyı açar açmaz karşısında, duvarda oturanları görmüştü.

İğrenç şekillere giren uzun vücutları ile yerdeki minicik kaptan, zorlana zorlana ama asla vazgeçmeksizin su içiyor, akşamdan bırakılmış yemekleri yiyorlardı. Daha doğrusu çırpınarak, kıvranarak; içgüdüsel olan beslenme ihtiyacının bile farkında olmaksızın yaptıkları taklit hareketler ile yerdeki kabı eşeliyorlardı.

Kapının açılması ile irkilerek, o küçük yaştaki çocuğa hayatı boyunca unutmayacağı bakışlarla bakmışlardı. Bu bakışlar o küçük bedeni bayıltmaya yetmişti.

Arkadan, babaannesi “HAYIRRR!” diye bağırarak onu kapıdan uzaklaştırmaya çalışıyordu.

Burcu onları beslemiş, bakmıştı. Kendi şekilsiz ve ucube fan klübünün, yegane idolüydü.

Babaannesi daha sonraları ona her şeyi anlattı. Nasıl çeşitli doğa üstü varlıkların, iblislerin, cinlerin ve benzeri varlıkların altın ve para gibi maddi şeylere çekildiklerini…

Onların etrafında yuva yapmak istediklerinden bahsetmişti. Duvarda oturanlar ise bambaşka hikayeydi. Açlık bilmezler, susuz kalmazlardı. Yine de bir televizyon misali bizlerin hayatlarını izler, özenirlerdi. Yemeklerimizi hatta bizi bile tatmak isterler, bizleri kopyalar, taklit eder, bizim gibi olmak isterler; iğrenç bir bağ kurmaya çalışırlardı. Bitmek bilmeyen bir oburlukla her şeyi keşfetmek, ait olmak özümsemek isterlerdi.

Ortalıktan eşyaların kaybolmasının sebebi onlardı. Gece yan tarafımıza dönük yatarken, yastığın uzak ucunda hissettiğimiz hareketlenme; Kafanızı kaldırıp camdan baktığınızda birini göreceğiniz hissi hep onlardı aslında…

Çocukların kulaklarını kemirdiklerini, şımarık ve süslü kızların bileklerinden kanlarını içtiğini anlatmıştı Babaannesi.

Burcu, o günden sonra, perdeleri asla açmamıştı. Kapıları ise, geri çekilerek; korkarak açıyordu. Mecbur olmasa onu da yapmazdı.

Bütün bu olanlardan hem korkarak, hem de cesur bir reddedişle; zamanla psikoloji bölümünden mezun olmuş ve hipnoz, NLP, durugörü, medyumluk, ruh çağırma, astral seyahat, doğu dinleri ve mistisizmi, tarot gibi çeşitli bilişsel, felsefi ve paranormal eğitimler almıştı.

Korktuğu şeyi anlamaya çalışıyordu.

Gerçek olan neydi? Yaşadıkları sanrı mıydı? Yaşlı bir kadının safsatalarından doğan ilkel bir korku mu? Ürkütücü bir köy hikayesi ve bundan doğan kadim; toplu histeri mi? Yoksa en korkulan şekli ile katışıksız, pürüzsüz bir gerçek mi?

Beynini, halihazırda öğrendiği ve karşı koyulamaz şekilde korktuğu şeylere karşı nasıl koruyabilirdi?

Ailesi trafik kazasında öldüğünden beri yalnızdı. Deli ve yaşlı Babaannesi ile yalnız…

Vazgeçmeyecekti, vazgeçmemeliydi. Bu tür duyguları, korkuları suistimal eden inanç tüccarlarına karşı sonuna kadar savaşmayı kendi vazifesi olarak görmüştü bir kere.

Başarılı olabilecek miydi? Arkadaşlarının oda verdiği değere layık olabilecek miydi?

Beline sıkı sıkı sarıldığı Demir Maske ile motorda hızla giderlerken, açık hava ve yüzüne çarpan rüzgar zihnini iyice berraklaştırıyordu.

Eski, tek katlı bir evin önünden geçtikleri sırada; evin etrafını çevreleyen, bir insan boyu kadar yükseklikteki duvara baktı…

 

Abdullah Derin

GEEK

Leave a Reply

Nasıl Buldunuz?*

Your email address will not be published. Required fields are marked *